Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI ÇERÇEVESİNDE AİDİYETSİZ ADALAR SORUNU

AVUKAT TÜRKER YILDIRIM

AVUKAT TÜRKER YILDIRIM

Türkiye’nin Kurucu Senedi ve Ege’nin Hukuki Mirası

24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması, yalnızca Türk Kurtuluş Savaşı’nı sonlandıran bir barış metni değil, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun hukuki ve siyasi mirası üzerine kurulan modern Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini, bağımsızlığını ve sınırlarını uluslararası topluma tescil ettiren kurucu bir belgedir. Bu antlaşma, Misak-ı Milli hedefleri doğrultusunda yeni devletin kara sınırlarını büyük ölçüde belirlerken, aynı zamanda dünyanın en karmaşık ve hassas deniz alanlarından biri olan Ege Denizi’ndeki egemenlik rejimini de düzenlemiştir. Ancak, Lozan’ın mirası, özellikle adaların statüsü konusunda, metnin lafzı ve ruhunun farklı yorumlanmasından kaynaklanan ve günümüze dek süren ciddi uyuşmazlıkları da beraberinde getirmiştir. Bu uyuşmazlıkların en önemlisi, antlaşmalarda ismen zikredilmeyen veya hukuki statüsü net bir şekilde belirlenmemiş çok sayıda ada, adacık ve kayalığın aidiyeti meselesidir. Türkiye’nin resmi terminolojisiyle “Egemenliği Antlaşmalarla Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar” (EGAYDAAK), uluslararası literatürde ise “gri bölgeler” (grey areas) olarak adlandırılan bu sorun, Türkiye ve Yunanistan arasında on yıllardır devam eden gerilimin temel nedenlerinden biridir[ Başeren, 2006, s. 15].

Bu çalışma, aidiyetsiz adalar sorununun kökenlerini, Lozan Antlaşması’nın ilgili maddeleri, Uşi Antlaşması, 1932 Türkiye-İtalya Sözleşmesi ve 1947 Paris Barış Antlaşması gibi tamamlayıcı hukuki metinler ışığında derinlemesine analiz edecektir. Tarafların hukuki tezleri karşılaştırmalı olarak incelenecek ve sorunun en somut yansıması olan 1996 Kardak Krizi, bir vaka analizi olarak ele alınacaktır. Çalışmanın amacı, Ege Denizi’ndeki bu karmaşık egemenlik düğümünün tarihsel ve hukuki boyutlarını kapsamlı bir şekilde ortaya koymaktır.

Lozan Barış Antlaşması’nın Ege Adaları Rejimi

Lozan Konferansı’ndaki müzakereler, özellikle adaların statüsü konusunda son derece çetin geçmiştir. Nihai metin, Ege adalarını hukuki olarak üç ana kategoride ele almıştır: Türkiye’ye bırakılanlar, Yunanistan’a bırakılanlar ve İtalya’ya bırakılanlar. Bu tasnif, antlaşmanın 12., 15. ve 16. maddeleriyle şekillenmiştir.

1.1.Madde 12: Türk ve Yunan Egemenliğinin Sınırları

Antlaşmanın 12. Maddesi, Ege’deki egemenlik paylaşımının temel çerçevesini çizer. Maddeye göre:Boğazların güvenliği açısından stratejik öneme haiz İmroz (Gökçeada), Bozcaada ve Tavşan Adaları’nın egemenliği, Türkiye’ye bırakılmıştır.

“Asya sahilinden üç milden az uzakta bulunan adalar”, antlaşmada aksi bir hüküm olmadıkça, Türk egemenliğinde kalacaktır. Bu “üç mil kuralı”, Anadolu kıyılarına yakın adacıkların statüsünü belirlemede kilit bir coğrafi kriter olarak sunulmuştur.

Maddenin lafzı, “üç mil dışında kalan” ve “ismen belirtilmeyen” yüzlerce küçük coğrafi formasyonun akıbeti konusunda bir boşluk yaratmıştır. Yunanistan, bu maddenin zikredilmeyen tüm adaları kendisine bıraktığını savunurken, Türkiye bu yorumu, açıkça söz konusu antlaşmalarda adları sıralanarak egemenlik devrini tanımış olduğu adalar ve adacıklar dışında kalan ada, adacık ve kayalıklara ilişkin egemenliğinin sürmekte olduğu savıyla reddetmektedir.

Esasen, Antlaşmada Sınır Çizim Komisyonu kurularak sınırların net bir şekilde belirlenmesi öngörülmüştür. Bu denli fiziki ölçüm ve incelemelerle, söz konusu ada, adacık ve kayalıkların aidiyeti için de bir sağlama yapılabilecekken, o dönemde bahsi geçen fiziki ölçüm yapılmamıştır.

Buna ek olarak, maddede bahsi geçen “üç mil” bareminin tarihsel olarak incelenmesi ve konunun bu doğrultuda yorumlanması da hiç şüphesiz önem taşımaktadır. Şöyle ki, karasuları kavramı geçmişten günümüze pek çok kez değişkenlik göstermiştir. 16. ve 17. yüzyıllarda karadan görüş mesafesi içindeki suların devletin kontrolünde olduğu tezi savunulmaktayken, daha sonra egemenlik tanımına da uygun olarak devletin kontrol edebileceği sular kavramı ortaya atılmıştır. Burada kontrol edilebilecek alanla kastedilen, dönemin teknolojik imkânlarının mümkün kıldığı en uzun top menzili olan üç mildir. Bu sınır 1930 yılında La Haye Kodifikasyon Konferansı’nda tartışmaya açılana kadar gayriresmi olarak kullanılmaya devam edilmiştir.

Bu durum, Lozan Barış Antlaşması’nın 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanması ile birlikte değerlendirildiğinde, üç milin özellikle belirlenen bir değer olmadığı, burada esasen kastın “karasuları” olduğu görüşü sıklıkla dile getirilmekte ve günümüzde Türk karasularının altı mil üzerinden hesaplandığı, Türkiye tarafından ise Yunan karasularının da altı mil üzerinden hesaplanması gerektiğinin belirtildiği göz önünde bulundurularak, 12. Maddedeki “Asya sahilinden üç milden az uzakta bulunan adalar” ifadesinin günümüz şartlarına uygun şekilde altı mil olarak değerlendirilmesi gerektiği görüşü sıklıkla dile getirilmektedir.

Kaldı ki, Lozan Barış Antlaşması’nın 6. maddesindeki “İşbu Antlaşmada tersine bir hüküm olmadıkça, deniz sınırları kıyıdan üç milden aşağı uzaklıktaki ada ve adacıkları kapsar.” İfadesi de esasen bu görüşün temelini destekler niteliktedir.

Ayrıca, Yunanistan’ın Ege’de egemenliğinde olmakla birlikte, üzerinde insan yaşamayan ada, adacıkları iskana açma politikası izlemeye başlayarak Ege’deki dengeleri özellikle ulusal karasuları sınırı bakımından etkilemektedir. Şöyle ki, iskana açık olmayan ada ve adacıkların kendilerine has karasuları sınırının olmayışı Yunanistan’ın bu ada ve adacıkları iskana açarak karasuları sınırını genişletme çabalarının bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.[ Taki Berberakis, “Kayalıklarda İnat Düğünü”, Milliyet, 16 Mayıs 1999, s. 21; Barçın Yinanç, “Kardak’tan Sonra Plati”, Milliyet, 15 Mayıs 1999, s. 20; “TSK Adayla İlgili Raporu Açıkladı  ‘Keçi (Platia)’ Bizim Adamız”, Cumhuriyet, 16 Mayıs 1999, ss. 1-8.]

Günümüzde Yunanistan, karasuları sınırlarının 12 mil olması hakkındaki tezlerini uluslararası hukuktan doğan hakkı olarak görmekte ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (BMDHS) 3. maddesine dayandırmaktadır. Bahse konu madde, devletlerin karasularının genişliğini belirleme hakkına sahip olduğu, ancak herhalde bu sınırın 12 mili geçemeyeceğini belirtmektedir. Oysa aynı sözleşmenin 15. maddesi kıyıdaş devletler arasında karasularının sınırlandırılmasını, 300. maddesi de devletlerin karasularını belirleme hakkını kötüye kullanamayacaklarını vurgulamıştır. Hal böyle iken, Yunanistan’ın bu taleplerini öngörerek anılı sözleşmeye taraf olmayan Türkiye, haliyle Yunanistan’ın bu tez ve talebini kabul etmemektedir.[ Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, BM Enformasyon Merkezi UNIC, Ankara

Bunun yansıra, 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşması da dahil olmak üzere birtakım uluslararası antlaşmaların Yunanistan’a devredilen adaların silahsızlandırılması şartını içermesi de yakın tarihteki gelişmeler ışığında son derece önemlidir. Şöyle ki, 1960’lardan beri söz konusu adaların Yunanistan’ın uluslararası hukuk çerçevesinde ahdi taahhütlerini ve antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini ihlal ederek silahlandırılması, geçmişten günümüze değin pek çok haber, araştırma, rapor ve devlet notalarına konu olmuştur. Bu iddialar, 1974’e kadar Yunanistan tarafından yapılan açıklamalar ile reddedilmiş olsa da 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile reddedilmemeye başlanmıştır.

Yunanistan, antlaşmalar yapıldığı sıradaki koşullar köklü biçimde değiştiği (rebus sic stantibus), dolayısıyla adalar üzerindeki sınırlama ortadan kalktığı, ayrıca boğazları silahtan arındıran boğazlar rejimini düzenleyen Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin yerine 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi geçmesi sebebiyle boğazların tekrar silahlandırıldığı görüşündedir. Dolayısıyla, 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin tamamen sona erdiği ve bu nedenle boğazlar tekrar silahlandırıldığı için, bu sistemin bir parçası olan adaların da silahlandırılabilmesinin önünde bir engel olmadığı görüşündedir.

Türkiye ise Montrö’den Boğaz-önü adalarının silahlandırılabileceği şeklinde bir anlam çıkarılamayacağı, çıkarılsa bile, yürürlükte olan Lozan Barış Antlaşması’nın 12. maddesi sebebiyle adaların kesinlikle silahlandırılamayacağı görüşündedir.

Yunanistan’ın, adaları silahlandırırken bir yandan bu adaların uluslararası statüsünü düzenleyen antlaşmaların geçerliliğini tartışma konusu haline getirdiği, diğer yandan ise, uluslararası sistemdeki değişimlerin bu antlaşmaların kurmuş olduğu statüyü geçersiz kıldığını savunduğu anlaşılmaktadır. Bu iç çelişki, Yunanistan’ın 1993’te Uluslararası Adalet Divanının zorunlu yargı yetkisini kabul ederken, “ulusal güvenlik çıkarları” ile ilgili askeri önlemlerden kaynaklı hususlara ilişkin olarak zorunlu yargı yetkisine çekince koyması ile ortak değerlendirildiğinde uluslararası sözleşme ve hukuk normlarının bağlayıcılığı noktasında haklı endişeler doğurmaktadır.

1.2.Madde 15: Oniki Ada’nın İtalya’ya Devri

15. madde, o tarihte İtalya’nın askeri işgali altında bulunan ve “Oniki Ada” (Dodecanese) olarak bilinen ada grubunun hukuki statüsünü düzenler. Türkiye, bu madde ile “Stampalia (Astypalaia), Rodos, Kalki, Scarpanto, Kasos, Piskopis (Tilos), Misiros (Nisyros), Kalimnos, Leros, Patmos, Lipsos, Simi ve İstanköy (Kos) adaları ile bunlara bağlı olan adacıklar ve bir de Meis (Kastellorizo) adası” üzerindeki bütün hak ve senetlerinden İtalya lehine feragat etmiştir[ İsmet İnönü Vakfı, Lozan Barış Antlaşması Tam Metni].

Bu maddenin kritik ifadesi, “bunlara bağlı olan adacıklar”dır. Yunanistan, bu ifadeyi coğrafi yakınlık ve bütünlük olarak yorumlayarak, Oniki Ada etrafındaki tüm adacık ve kayalıkların bu devrin bir parçası olduğunu iddia etmektedir. Türk tezi ise, “bağlı adacık” ifadesinin hukuki bir terim olduğunu ve hangi adacıkların bu kapsama girdiğinin açıkça belirtilmesi gerektiğini, aksi takdirde bu ifadenin coğrafi olarak sonsuz genişletilemeyeceğini savunur[ Başeren, 2006, s. 102].

1.3.Madde 16: Genel Feragat Hükmü ve Yorum Farklılıkları

Uyuşmazlığın hukuki temelini oluşturan en tartışmalı madde 16. maddedir. Bu madde, bir “genel feragat” hükmü içerir: “Türkiye, bu Antlaşmada belirtilen sınırlar dışında bulunan tüm topraklar ile bu topraklardan olup yine bu Antlaşma ile üzerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış bulunanlar dışındaki adalardaki […] her türlü hak ve senetlerinden feragat ettiğini” beyan eder.

Bu maddenin yorumlanması, Türk ve Yunan tezlerinin temelden ayrıştığı noktadır:

Yunan Tezi: Yunanistan’a göre bu madde, Türkiye’nin Lozan’da kendisine bırakılan topraklar dışındaki her türlü toprak parçası üzerindeki egemenlik iddiasından kesin ve genel bir biçimde vazgeçtiği anlamına gelir. Dolayısıyla, 12. ve 15. maddelerde statüsü belirlenmeyen tüm ada, adacık ve kayalıklar, bu genel feragat kapsamında “sahipsiz” kalmış ve halefiyet ilkesi uyarınca bölgedeki en yakın egemen devlet olan Yunanistan’a geçmiştir.

Türk Tezi: Türkiye ise uluslararası hukukun temel bir ilkesine atıf yapar: Egemenlik, açık ve net bir irade beyanı (antlaşma hükmü) olmaksızın terk edilmiş sayılamaz. Madde 16, Türkiye’nin egemenliğinin tanındığı yerler dışındaki topraklar üzerindeki haklarından feragatini belirtir, ancak bu feragat, söz konusu toprakların egemenliğinin otomatik olarak başka bir devlete geçtiği anlamına gelmez. Bir toprağın egemenliği, ancak o toprağı ismen veya net coğrafi koordinatlarla başka bir devlete devreden bir antlaşma hükmüyle el değiştirebilir. Aksi takdirde, Osmanlı İmparatorluğu’nun tek hukuki halefi (successor state) olan Türkiye Cumhuriyeti, hukuken devredilmemiş bu toprakların egemenliğini sürdürmektedir. Türkiye Cumhuriyeti İletişim Başkanlığı’nın da vurguladığı gibi, “Lozan Antlaşması’nın ilgili maddeleri bir bütün olarak incelendiğinde, Ege adaları konusunda genel bir kuraldan ziyade, hangi adanın hangi ülkeye ait olduğunun tek tek sayılarak belirlendiği bir ‘listeleme’ yönteminin benimsendiği görülmektedir.” Bu durum, listelenmeyen coğrafi formasyonların statüsünün belirsiz kaldığını ve egemenliklerinin Türkiye’de olmaya devam ettiğini göstermektedir[ İletişim Başkanlığı, 2020, s. 12].

Lozan Barış Antlaşması; uluslararası hukuk normları, Lozan Barış Antlaşması’na emsal diğer antlaşmalar, geçmiş ve gelecekteki benzer konulardaki uygulamalar ile birlikte değerlendirildiğinde Türk tezinin önermelerinin isabetli ve olağan olduğunu söylemek mümkündür.

Bölüm 2: Tarihsel Süreç ve Tamamlayıcı Hukuki Belgeler

Lozan Barış Antlaşması’nı tek başına değil, öncesindeki ve sonrasındaki hukuki düzenlemelerle birlikte okumak, sorunun anlaşılması için elzemdir.

2.1.Uşi Antlaşması (1912): “Geçici” İşgalden Kalıcı Devire

Trablusgarp Savaşı’nı sonlandıran 18 Ekim 1912 tarihli Uşi Antlaşması, Oniki Ada’nın statüsünü ilk kez değiştiren metindir. Antlaşmanın 2. Maddesi uyarınca Osmanlı İmparatorluğu’nun Trablusgarp ve Bingazi’den tüm asker ve memurlarını çekmesine karşılık olarak İtalya’nın, işgal ettiği Oniki Ada’yı Osmanlı Devleti’ne iade etmesi gerekiyordu. Ancak İtalya, Balkan Savaşları’nın çıkmasını ve bölgedeki istikrarsızlığı bahane ederek bu adaları hiçbir zaman iade etmedi. Bu “geçici” statü, fiili bir İtalyan hakimiyetine dönüştü ve Lozan Antlaşması, bu fiili durumu Madde 15 ile hukuki bir zemine oturtarak adaları resmen İtalya’ya bıraktı. Bu süreç, adaların egemenlik devrinin karmaşık tarihini göstermektedir.

2.2.Türkiye-İtalya Sözleşmesi (1932): Lozan’daki Boşluğun İkrarı

Lozan’ın her detayı çözmediğinin ve egemenlik devirlerinin ancak spesifik anlaşmalarla netleştirilebileceğinin en somut kanıtı, 4 Ocak 1932’de Ankara’da imzalanan “Anadolu Sahilleri ile Meis Adası Arasındaki Ada ve Adacıkların ve Bodrum Körfezi Karşısındaki Adanın Ciheti Aidiyetinin Tespiti Hakkında Sözleşme”dir. O dönemde Oniki Ada İtalya’ya ait olduğu için, Meis Adası ile Türkiye kıyıları arasındaki bazı adacıkların statüsü belirsizdi. Bu sözleşme, iki ülke arasında bir deniz sınırı çizgisi çizmiş ve bu çizginin iki tarafında kalan adacıkların egemenliğini paylaştırmıştır. Örneğin, Karaada ve Fener Adası gibi adacıkların Türk egemenliğinde olduğu teyit edilmiştir[ 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 1932 Türkiye-İtalya Sözleşmesinin Hukuki Boyutu]. Bu sözleşmenin varlığı, Türk tezini güçlü bir şekilde desteklemektedir. Şöyle ki, aslında her biri başlı başına değerlendirilmesi ve sayfalarca çalışma neticesinde mutabakata alınması gereken konuların, Lozan Barış Antlaşması ile tek bir ana metninde yer aldığı düşünüldüğünde, Lozan Barış Antlaşması’nın her detayı içermemesinin son derece doğal olduğunu söylemek mümkündür ki Türkiye ve İtalya’nın 9 yıl sonra oturup yeniden bir egemenlik paylaşımı antlaşması yapması da bu durumun en somut örneklerinden biridir.

2.3.Paris Barış Antlaşması (1947): Türkiye’yi Bağlamayan Devir

II. Dünya Savaşı’nda mağlup olan İtalya, 10 Şubat 1947 tarihli Paris Barış Antlaşması ile Müttefik Devletler’e karşı birçok yükümlülük altına girdi. Antlaşmanın 14. Maddesi, “İtalya, aşağıda sayılan Oniki Ada (Dodecanese) adaları, yani Stampalia (…), Meis ve bunlara bitişik adacıklar üzerindeki tüm hak ve senetlerini tam egemenlik altında Yunanistan’a devreder” hükmünü içerir.

Bu devrin Türkiye açısından hukuki sonucu şudur:

1.Türkiye bu antlaşmaya taraf değildir. Uluslararası hukukun pacta tertiis nec nocent nec prosunt (anlaşmalar üçüncü devletlere ne zarar verir ne de fayda sağlar) ilkesi gereğince, Paris Antlaşması Türkiye için bir hak veya yükümlülük doğurmaz.

2.İtalya, bu antlaşma ile ancak kendi sahip olduğu hakları devredebilir. Türkiye’ye göre İtalya’nın egemenliği, Lozan’ın 15. Maddesi’nde ismen sayılan adalar ve hukuken “onlara bağlı” olduğu tespit edilmiş adacıklarla sınırlıdır. Lozan’da egemenliği İtalya’ya devredilmemiş olan “gri bölge” statüsündeki adacıklar, İtalya’nın mülkiyetinde olmadığından, Paris Antlaşması ile Yunanistan’a devredilmiş olamaz[ Başeren, 2006, s. 111]. Türkiye Cumhuriyeti İletişim Başkanlığı’nın da belirttiği üzere, “Yunanistan’ın 1947 Paris Antlaşması’nı EGAYDAAK’ları kapsayacak şekilde geniş yorumlama çabası, uluslararası hukukun temel prensipleriyle çelişmektedir. Bir devlet, sahip olmadığı bir hakkı veya toprağı bir başka devlete devredemez.”[ İletişim Başkanlığı, 2020, s. 14].

Bölüm 3: Vaka Analizi – Kardak Krizi ve Sonuçları

Hukuki tezlerin on yıllardır sessizce çatıştığı Ege Denizi’nde, aidiyetsiz adalar sorunu 1996 yılında sıcak bir askeri krize dönüştü. 25 Aralık 1995’te Figen Akat adlı bir Türk kargo gemisinin, Bodrum’un Gümüşlük beldesine yaklaşık 3.8 deniz mili uzaklıktaki Kardak (Yunanca: Imia) kayalıklarında karaya oturması, krizin fitilini ateşledi. Yunan makamlarının, kayalıkların kendi egemenlik alanında olduğunu iddia ederek kurtarma faaliyetlerine müdahale etmek istemesi, Türkiye tarafından reddedildi. Bir Yunan belediye başkanı, papaz eşliğinde kayalıklardan birine giderek Yunan bayrağı dikti.Bu gelişme üzerine, Türk SAT komandoları 29-30 Ocak 1996 gecesi bir operasyonla diğer kayalığa çıkarak Türk bayrağını dikti.

İki ülke donanmaları bölgede karşı karşıya geldi ve dünya kamuoyu, iki NATO Müttefikinin savaşın eşiğine gelmesini endişeyle izledi.

Kriz, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın ve NATO’nun yoğun diplomatik çabaları sonucunda, tarafların krizden önceki duruma (status quo ante bellum) dönmeyi kabul etmesiyle yatıştırıldı. Askerler ve bayraklar kayalıklardan çekildi. Kardak Krizi’nin en önemli sonucu, aidiyetsiz adalar sorununun sadece teorik bir hukuki tartışma olmadığını, aksine Ege’de barış ve istikrarı her an tehdit edebilecek somut bir ulusal güvenlik meselesi olduğunu kanıtlamasıdır. Kriz, bu kayalıkların hukuki statüsünün net olmadığını ve egemenliğinin tartışmalı olduğunu fiilen tescil etmiştir[ Başeren, 2006, s. 125].

Sonuç: Çözümsüzlüğün Gölgesinde Ege

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini tescil eden tarihi bir zafer olmakla birlikte, Ege Denizi’nin karmaşık coğrafyasında geleceğe yönelik bazı hukuki boşluklar bırakmıştır. Antlaşmanın lafzı, özellikle ismen belirtilmeyen ve aidiyeti netleştirilmeyen yüzlerce ada, adacık ve kayalığın statüsü konusunda farklı ve birbiriyle çelişen yorumlara olanak tanımaktadır. Uşi Antlaşması ile başlayan Oniki Ada’nın devir süreci, Lozan’da İtalya’ya, 1947’de ise Paris Antlaşması ile Yunanistan’a geçişiyle devam etmiş, ancak bu devir zincirinin “gri bölgeleri” kapsayıp kapsamadığı temel uyuşmazlık noktası olarak kalmıştır. 1932 Türkiye-İtalya Sözleşmesi’nin varlığı, Lozan’ın Ege’deki tüm egemenlik sorunlarını çözmediğinin ve ikili anlaşmalarla bu boşlukların doldurulduğunun tarihsel bir kanıtı niteliğindedir.

Bugün gelinen noktada, Türkiye ve Yunanistan arasındaki aidiyetsiz adalar sorunu, uluslararası hukukun temel ilkelerinin çatışmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin tezi, egemenliğin ancak açık ve spesifik bir antlaşma hükmüyle devredilebileceği yönündeyken; Yunanistan, Lozan’daki genel feragat hükümlerine ve coğrafi bütünlük argümanlarına dayanmaktadır. 1996 Kardak Krizi’nin de gösterdiği gibi, bu hukuki çözümsüzlük, bölgede askeri bir çatışma riskini her zaman canlı tutmaktadır. Ege Denizi’nde kalıcı barış ve istikrarın sağlanması, bu sorunun tek taraflı fiili durum yaratma çabalarıyla değil, uluslararası hukuk, hakkaniyet ilkeleri ve iyi komşuluk ilişkileri çerçevesinde, iki ülke arasında yürütülecek samimi bir diyalog ve müzakere süreciyle çözüme kavuşturulmasına bağlıdır.

Kaynaklar:

1 Başeren, 2006, s. 15

2 Taki Berberakis, “Kayalıklarda İnat Düğünü”, Milliyet, 16 Mayıs 1999, s. 21; Barçın Yinanç, “Kardak’tan Sonra Plati”, Milliyet, 15 Mayıs 1999, s. 20; “TSK Adayla İlgili Raporu Açıkladı  ‘Keçi (Platia)’ Bizim Adamız”, Cumhuriyet, 16 Mayıs 1999, ss. 1-8.

3 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, BM Enformasyon Merkezi UNIC, Ankara

4 İsmet İnönü Vakfı, Lozan Barış Antlaşması Tam Metni

5 Başeren, 2006, s. 102

6 İletişim Başkanlığı, 2020, s. 12

7 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 1932 Türkiye-İtalya Sözleşmesinin Hukuki Boyutu

8 Başeren, 2006, s. 111

9 İletişim Başkanlığı, 2020, s. 14 10Başeren, 2006, s. 125