Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK BALIKÇILIĞI

Murat Yümlü
Bartın Üniversitesi / Ortak Dersler Bölümü

Murat Yümlü
Bartın Üniversitesi / Ortak Dersler Bölümü

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında izlenen iktisadi siyasa, çoğunlukla tarım, sanayi ve dış ticaret eksenlerinde incelenmiştir. Buna karşılık iktisadi vizyon dikkate alındığında balıkçılığın yeri görece arka planda kalmıştır. Yaklaşık beş bin deniz mili uzunluğundaki sahil hattı, üç tarafı denizlerle çevrili coğrafyası ve zengin iç su kaynaklarıyla Türkiye Cumhuriyeti, balıkçılık açısından önemli bir potansiyele ev sahipliği yapmaktadır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemi (1923–1938), bu potansiyelin millî bir iktisadi faaliyet olarak yeniden tanımlandığı kuruluş dönemi olarak dikkat çekmektedir. Bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin yol haritasını belirleyen temel ilkeler Atatürk’ün vizyonuna yaslanan devrimlerle ortaya konulmuştur. Osmanlı’dan devralınan idari ve mali yapıların tasfiye edilmesi sürece bağlı olarak inkılapların sürdürülmesiyle mümkün olmuştur. Modern bir balıkçılık rejiminin temellerinin atıldığı bir geçiş evresi olması açısından erken Cumhuriyet dönemi özel anlam taşımaktadır. Çalışmada birincil kaynak olarak T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi (BCA) belgelerine, TBMM Zabıt Cerideleri ve Kanunlar Dergisi’ne, Resmî Gazete kayıtlarına ve dönemin Türkiye İstatistik Yıllıkları’na atıfta bulunulabilir. İkincil kaynaklar arasında dönemin İktisadi Yürüyüş, Ülkü ve Deniz Mecmuası gibi süreli yayınlarındaki makaleler ile günümüz akademisyenlerinin değerlendirmelerine yer verilebileceği belirtilmiştir.

1. Osmanlı’dan Devralınan Balıkçılık Rejimi

Osmanlı Devleti ilk defa Kırım Savaşı sırasında dış borçlanma yoluna gitmiştir. Devletin 1854–1877 yılları arasında biriken dış borçlarını ödeyememesi üzerine, 22 Kasım 1879 tarihinde Rüsûm-ı Sitte İdaresi kurulmuştur; pul, tuz, tütün, alkollü içkiler ve ipek vergileriyle birlikte balık avı vergisinin tahsili de bu idareye devredilmiştir. 1 Eylül 1881’de Rüsûm-ı Sitte İdaresi lağvedilerek yerini tamamen müstakil ve devlet kontrolü dışında teşkilatlanmış Düyûn-ı Umûmiye-i Osmâniye Vâridât-ı Muhassasa İdaresi’ne bırakır (Tezel 1982: 76; Çavdar 2003: 56-57)[Tezel 1982: 76; Çavdar 2003: 56-57; Gürsoy 1982: 247.]. Bu çerçevede İstanbul Balıkhanesi, 19 Nisan 1298 (1 Mayıs 1882) tarihli Dersaadet ve Tevâbii Balıkhane İdaresine Dair Nizamname ile faaliyete başlamıştır. İlk balıkçılık kanunu niteliğindeki 18 Safer 1299 (9 Ocak 1882) tarihli Zâbıta-i Saydiye Nizamnamesi ile düzenlenen ülke balıkçılığı, Lozan Antlaşması’na kadar Düyûn-ı Umûmiye’nin tasarrufunda kalmıştır (Yurtoğlu 2017: 234)[TBMM, Zabıt Ceridesi, 1933 Malî Senesi Muvazene-i Umumiye Kanunu Lâyihası, 89-90; Altuğ 1952: 304.]. İstanbul ve Boğaziçi’nde balıkçılıkla iştigal eden esnafın büyük çoğunluğu Rum Osmanlı vatandaşlarından oluşmuştur; balıkçılar ‘sayyâd’ (avlayıcı) ve dükkânlarında satış yapan balıkçı esnafı olmak üzere iki kola ayrılmışlardır (Tekeli ve İlkin 1989; Doğan 2011: 39-57). Boğaz ve çevresinde avlanan balıklar önce İstanbul Balıkhanesi’ne getirilmiş, vergileri tahsil edildikten sonra semt esnafına dağıtılmıştır. Bu örgütlenme biçimi Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar büyük bir değişiklik göstermemiştir; ancak 1923 sonrası nüfus mübadelesi, gayrimüslim balıkçı nüfusunun azalmasına ve sektörün etnodemografik yapısının dönüşmesine yol açmıştır. Türkiye’de balık bilimi alanında yetişen ve su ürünleri alanındaki uzmanlaşmanın ilk temsilcisi olan Almanya’da tahsil görmüş Yusuf Kemal Bayrakçı, 1928- 1931 yılları arasında faaliyet gösteren Marmara Adası Balıkçılık mektebiyle özdeşleşen isimlerdendir. Bayrakçı’nın incelemesine referansla söylemek gerekirse, Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar İstanbul Balıkhanesi’nin iş hacmi 9.500–10.000 ton civarında olup, bu hacmin maddi değeri 1.650.000 lirayı bulmuştur (Bayrakçı 1941a: 16).

Ülke üretiminin yaklaşık %70’ine sahip olan bu balıkhanenin cirosundan, dönemin toplam balık üretiminin 13.500–14.000 ton düzeyinde olduğu tahmin edilmektedir[Bayrakçı 1941a: 16; Yurtoğlu 2017: 235.]. Dönemin koşullarında taze balık ihracatının yaygın olmaması, dış ülkelere balıkların tuzlanarak sevk edilmesi ve üretimin büyük kısmının iç piyasada tüketilmesi sonucunu doğurmuştur (Saygun 1951b: 267-268). Nitekim 1897 yılı Osmanlı dış ticaret istatistiklerinde, başlıca ihracat kalemleri arasında 10 milyon kuruşluk tuzlanmış balık da yer almıştır (Shaw ve Shaw 1994: II/291)[Shaw ve Shaw 1994: II/291; Saygun 1951b: 267-268.].

2. Cumhuriyet’in İlk On Beş Yılında Hukuki Düzenlemeler

Cumhuriyet’in ilk yıllarında balıkçılık alanında yapılan hukuki düzenlemeler, iki temel eksende ilerlemiştir: birincisi, geç Osmanlı’dan devralınan vergi rejimini cumhuriyetçi bir mali çerçeveye oturtmak amaçlanmıştır. Cumhuriyet’in inkılap vizyonunun temelinde ekonomi alanındaki inkılaplar vardır. İkinci olarak, balıkhanelerin idaresini Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’nden alarak millî hazineye intikal ettirmek hedefi takip edilmiştir. Bu süreç, kademeli ve birikimli bir mevzuat üretimi ile gerçekleştirilmiştir (Yurtoğlu 2017: 235; Gürsoy 1982: 247). Sürecin ilk halkası 16 Nisan 1338 (1922) tarihli ve 218 sayılı Zâbıta-i Saydiye Nizamnamesini Muaddil Kanun’dur[TBMM, Kanunlar Dergisi, 16 Nisan 1338, 258. Bk. Yurtoğlu 2017: 235-236.]. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hükümeti döneminde çıkarılan bu kanun, henüz Cumhuriyet ilan edilmeden, mevcut Osmanlı nizamnamesinin bazı maddelerini değiştirmek suretiyle balıkçılığı düzenleme iradesini ortaya koymuştur. Cumhuriyet’in ilanından kısa süre sonra, 2 Şubat 1340 (1924) tarihli ve 404 sayılı İstanbul’da Av Tezkereleri Resminin Tezyîdi Hakkındaki Kanun ile av tezkerelerinden alınan 40 kuruşluk vergi 400 kuruşa çıkarılmıştır. Böylece sektörden elde edilen mali gelirin önemli ölçüde artırılması hedeflenmiştir[TBMM, Kanunlar Dergisi, 2 Şubat 1340, 196.]. 6 Nisan 1340 (1924) tarihli ve 465 sayılı kanun balık vergilerini yeniden düzenlemiştir. 18 Ocak 1926 tarihli ve 721 sayılı kanun ile 22 Nisan 1926 tarihli ve 820 sayılı Zâbıta-i Saydiye ve İstanbul ve Tevâbii Balıkhaneleri İdareleri Nizamnamelerinin Bazı Mevâddını Muaddil Kanun, hem nizamnamelerin maddelerini güncellemiş hem de balıkhanelerin idari yapısını cumhuriyetçi normlara uyarlamayı amaçlamıştır[TBMM, Kanunlar Dergisi, 6 Nisan 1340, 317; 18 Ocak 1926, 89; 22 Nisan 1926, 669; Resmî Gazete, Sayı 284 (30 Ocak 1926); Sayı 361 (2 Mayıs 1926).]. Bu sürecin doruk noktasına 1928 yılında ulaşılmıştır; Lozan Antlaşması ile başlayan Düyûn-ı Umûmiye’nin tasfiyesi sürecinin tamamlanmasıyla, 1882’den beri yabancı bir borç idaresine bağlı olan İstanbul Balıkhanesi nihayet Maliye Vekâleti’ne intikal etmiştir (Yurtoğlu 2017: 234; Çavdar 2003: 57)[Yurtoğlu 2017: 234-235; Çavdar 2003: 56-57.]. Bu intikal, sembolik anlamı bakımından da önemlidir: balıkçılık, artık bir borç ödeme aracı değil, doğrudan millî gelir kaynağı olarak tanımlanmıştır.

Dönemin bir diğer önemli düzenlemesi 24 Nisan 1936 tarihli ve 2956 sayılı Yunus Balıklarının ve Bunlardan Çıkarılan Balık Yağlarının Av Vergisinden İstisnasına Dair Kanun’dur[TBMM, Kanunlar Dergisi, 24 Nisan 1936, 330; Resmî Gazete, Sayı 3291 (29 Nisan 1936).]. Bu kanun, balık yağı üretimini teşvik eden ve sanayileşme politikasıyla doğrudan irtibatlı sayılabilecek ilk düzenlemeler arasında yer almıştır. 8 Kasım 1937’de TBMM’de I. Hükümet Programı’nı sunan Başvekil Celal Bayar, ‘ülkede balık ve sünger gibi deniz mahsullerini değerlendirmek amacıyla hazırlanmış olan bir kanun tasarısının yakında yüksek Meclise sunulacağını’ bildirmiştir (Arar 1968: 99); ancak bu kapsamlı su ürünleri kanunu, Atatürk döneminde çıkarılamamıştır. On beş yıldır halledilemediği belirtilen balıkçılık nizamnamesinin yerine geçecek kanun tasarısı süreci 1950’li yıllara kadar uzamıştır[TBMM, Zabıt Ceridesi, 08.11.1937, 29; Arar 1968: 99; Yurtoğlu 2017: 237-238. Kapsamlı su ürünleri kanunu (1380 sayılı) ancak 1971’de çıkarılabilmiştir.]

3. Kurumsallaşma ve Eğitim Alanında Atılım Arayışları

3.1. Marmara Balıkçılık Mektebi’ne Dair Kısa Notlar (1928-1931)

Atatürk dönemi balıkçılık politikasının en özgün kurumsal girişimi, 1928 yılında Marmara Adası’nda kurulmuştur. Bu mektebe Marmara Balıkçılık Mektebi adı verilmiştir. (Bayrakçı 1941b: 19). Maarif Vekâleti tarafından, eskiden bir Rum idadisi olarak kullanılan binada tesis edilen okul, balıkçı çocuklarına dört yıllık yatılı bir mesleki eğitim sağlamayı hedeflemiştir[BCA, 30 18 1 2/1-2-6; Bayrakçı 1941b: 19; 1941c: 8; Yurtoğlu 2017: 236. Hüseyin Can Yücel, “İstinora” Sabah Volisi: Marmara Adası’nda Balıkçılık, İstanbul: Adalı Yayınları, 2024, sf. 154-170. H. Can Yücel’in sözlü tarih çalışmalarına önemli katkı sağlayan notlarının da yer aldığı eseri, Marmara Balıkçılık Mektebi konusunu kapsamlı bir biçimde okurların incelemesine sunmuştur. Eserde, Yusuf Kemal Bayrakçı, Vehbi Erol Reis, Mösyö Vebermann ve Dr. Oskar hakkında biyografik bilgilere yer verilmiş olması ayrıca dikkate değerdir.]. Okulun finansmanı, Maarif Vekâleti bütçesinden tahsis edilen ödenek ile Balıkesir Vilayeti özel idaresinden sağlanan 10.000 liralık yardım ile karşılanmıştır (Bayrakçı 1941c: 8). 2 Şubat 1928 tarih ve 7297 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi, okulun idari ve eğitim kadrosunu belirlemiştir. Okulun eğitim programı; bölgeye yakınlığı ve pratik niteliği nedeniyle Bulgaristan’daki Varna Balıkçılık Okulu’ndan iktibas edilmiştir. Türkiye’de modernleşme sürecinde Avrupa müktesebatından yararlanıldığı gibi, Balkan ülkelerinin modernleşme ve kurumsallaşma tecrübelerinden de yararlanılmıştır. Balıkçılık Mektebi bu açıdan önemli bir örnektir. Programın kurgusunda günde iki saat teorik ders, kalan zamanda ise tamamen pratik çalışmaya yer verilmesi planlanmıştır (Bayrakçı 1941d: 12) [Bayrakçı 1941d: 12.]. Bu pedagojik tercih, dönemin Cumhuriyet eğitim ideolojisindeki köy enstitüsü öncüsü ‘iş okulu’ (Arbeitsschule) anlayışıyla uyum sağlamayı hedeflemiştir. Marmara Balıkçılık Mektebi, Türkiye’de balıkçılığın bir meslek olarak modern bir eğitim çerçevesinde aktarılmasının ilk somut örneği olmuş; ancak okulun ömrü uzun olmamış, II. Dünya Savaşı yıllarındaki ekonomik güçlükler ve yeterli öğrenci profili oluşturulamaması nedeniyle faaliyetleri son bulmuştur (Yurtoğlu 2017: 236).

3.2. Atatürk’ün 2 Mart 1931 Tarihli Yazısının Anlam ve Önemi

Türkiye’de bilimsel temelli balıkçılık araştırmalarının başlangıcı, doğrudan Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsi inisiyatifine dayanmaktadır. Cumhurbaşkanlığı’nın 2 Mart 1931 tarihli ve 10746 sayılı yazısında Atatürk, ‘denizlerimizde mevcut türlerin tespiti, bir araştırma gemisinin faaliyete geçirilmesi için ekipman alınması ve bilimsel tabanlı balıkçılık faaliyetlerinin geliştirilmesi’ talimatını vermiştir. Bu talimat, Türkiye’de denizlerin ve iç suların hidrobiyolojik incelenmesinin başlangıç noktası kabul edilmektedir. Bu yazının ardından, sahillerde balık avcılığı için satın alınan balıkçı gemisinin faaliyete geçebilmesi için 30.000 lira tutarındaki alet ve teçhizatın dış ülkelerden ithali, 25 Mayıs 1931 tarih ve 11131 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile kabul edilmiştir. Atatürk’ün talimatının kurumsal karşılığı, Baltalimanı’nda kurulan Balıkçılık Enstitüsü olmuştur. Baltalimanı adresi bu anlamda Marmara Balıkçılık Mektebi’nin yerine ikame edilen yeni adres olmuştur. Enstitüye 1933 yılında inşaat, tesisat ve tetkikat için 23.000 lira, 1934 yılında ise 29.000 lira tahsisat ayrılmıştır. 9 Mart 1935 tarih ve 2/2116 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile enstitüde daire makinisti ile balıkçı ustasının yerine 120 lira ücretle bir balıkçı muallimi istihdamı kabul edilmiştir[BCA, 30 18 1 2/52-16-13 (9 Mart 1935 tarih ve 2/2116 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi); Kosswig 1952: 11-17.]. 1933 Üniversite Reformu çerçevesinde Türkiye’ye gelen Alman zoologu Curt Kosswig’in 1937’de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji Enstitüsü direktörlüğüne atanması (Kosswig 1952: 11-17), ileride (1951’de) İstanbul Üniversitesi Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü’nün kurulmasını sağlayacak bilimsel sermayenin Atatürk döneminde oluşmaya başladığını göstermektedir. Bu anlamda tek partili sistemin inkılap kodlarının çok partili dönemde Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktığı miras büyük bir birikimi karşılamıştır.

3.3. Mesleki Örgütlenmeye Önemli Bir Örnek: İstanbul Balık Müstahsilleri Derneği

Atatürk’ün balıkçılığa kişisel ilgisinin sembolik bir yansıması, 1923 yılında kurulan İstanbul Balık Müstahsilleri Derneği’nin ilk üyesinin bizzat Gazi Mustafa Kemal Paşa olmasıdır (Akyol vd. 2006: 379-383)[Akyol vd. 2006: 379- 383; Çıkın ve Elbek 1991; Knudsen 1998.]. Bu dernek yalnızca Türk balıkçılığını değil, aynı zamanda Türkiye’nin ilk meslekî örgütlenmelerinden birini temsil etmiştir (Çıkın ve Elbek 1991). Cumhurbaşkanı’nın bir meslek kuruluşuna kurucu üye olarak katılması, devletin sektörle kurduğu ilişkinin korporatist niteliğini ve sektörün sembolik öneminin yüksekliğini ortaya koymuştur (Knudsen 1998).

3.4. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Deniz ve Kültürüne Verdiği Öneme Değinirken

Atatürk’ün balıkçılığa verdiği önemin doğrudan belgesi, 1 Kasım 1936 tarihinde TBMM’nin V. Dönem 2. Yasama Yılı açılış konuşmasıdır. Bu konuşmada Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ‘deniz ve deniz mahsulleri ticaret ve endüstrisi önemli bir mevzuumuzdur’ ifadesiyle deniz ürünlerinin millî iktisat içindeki konumunu açıkça vurgulamıştır (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri 2006: 840; Afetinan 1972: 125)[TBMM, Zabıt Ceridesi, 01.11.1936, 5; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri 2006: 840; Afetinan 1972: 125.]. Bu vurgu, 1934’te yürürlüğe giren I. Beş Yıllık Sanayi Planı’nın daha çok kara bazlı sanayilere odaklanmış olmasının ardından, denizel ekonomik faaliyetlerin de kalkınma gündemine alınması yönünde bir politik sinyal niteliği taşımıştır.

4. Üretmek, Tüketmek ve İhraç Etmek Üzerine Sayısal Notlar

Atatürk dönemi boyunca balık üretimi ve ticaretine ilişkin nicel veriler, kurumsal ilerlemenin ekonomik karşılığını ölçmek bakımından önemli ipuçları sunmuştur. Cumhuriyet döneminde taze balık ihracatı ilk kez 1925 yılında başlamıştır (Bayrakçı 1941a: 16; Yurtoğlu 2017: 235). İlk ihraç edilen balıklar, Türkiye’den motor ve gemilerle Yunanistan’a gönderilen Marmara kolyozu olmuştur. Daha sonra Bandırma’dan Yunanistan’a palamut ihracatı başlamış, İstanbul’dan da ihracatın eklenmesiyle Türkiye’nin taze balık ihracatı 5.000 tona ulaşmıştır. İhracat pazarının çeşitlenmesi 1933’ten itibaren hızlanmıştır. Bu yıldan itibaren İtalya’nın da pazara katılmasıyla 1937’de ihracat 10.000 tona; Bulgaristan ve Romanya’nın eklenmesiyle 17.000 kg ek hacme ulaşmıştır (Bayrakçı 1941a: 16) [Bayrakçı 1941a: 16; Yurtoğlu 2017: 236.]. Ancak rakamlar mutlak büyüklük olarak değerlendirildiğinde, dönemin Türkiyesi’nin balıkçılığının uluslararası ölçekte mütevazı kaldığı tespit edilmektedir. Aşağıdaki tablo, dönem sonu için kişi başına balık tüketiminin uluslararası karşılaştırmasını sunmaktadır.

Atatürk dönemi sonunda Türkiye’de kişi başına yıllık balık tüketimi yalnızca 550 gramdı; bu rakam, balıkçılığın bir endüstri olarak gelişmiş olduğu Japonya ve İngiltere’nin yüzde iki ve yüzde üç düzeyinde kalmaktaydı[Bayrakçı 1941a: 16; Kırker 1943b: 18; Altuğ 1952: 307-308.]. Bu çarpıcı uçurumun başlıca nedenleri arasında, soğutma zinciri ve konserve sanayinin yetersizliği, ulaşım altyapısının iç bölgelere balık taşımaya elverişsizliği ve Anadolu’nun kara nüfusunun balık tüketimine yabancılığı sayılabilir. Endüstriyel kapasite açısından da tablo benzer biçimde mütevazı bir bilançoyu ortaya çıkarmıştır. 1937 yılı sonunda yıllık 20.000 tondan fazla iş kapasitesine sahip İstanbul Balıkhanesi’nin satış hacmi 1.750.000 lira civarındayken, aynı dönemde Almanya’nın Hamburg-Altona Balıkhanesi 90.000–95.000 ton iş hacmi ve 8 milyon liralık geliriyle çok daha büyük bir ölçeğe ulaşmıştır (Bayrakçı 1941a: 13; Kırker 1943a: 13)[Bayrakçı 1941a: 13; Kırker 1943a: 13; Cenker 1940: 8-9.]. Bu tespitte Bayrakçı’nın Almanya’daki yüksek tahsilinin önemli katkıları söz konusudur. 1940 Nisan ayı itibarıyla Türkiye’de balık konserve fabrikalarının sayısı İstanbul’da 2, Gelibolu’da 2, Marmara Adası’nda 1 ve Karadeniz Ereğlisi’nde 1 olmak üzere toplam 6’da kalmıştır (Cenker 1940: 8-9). Mahsul bolluğuna karşın tesislerin yetersizliği, zaman zaman avlanan balıkların bir kısmının denize geri atılmasına yol açmıştır.

Sonuç Yerine Kısa Notlar

İlk olarak, Düyûn-ı Umûmiye idaresinde bulunan İstanbul Balıkhanesi’nin 1928’de Maliye Vekâleti’ne devri (Yurtoğlu 2017: 234), hem mali egemenliğin kazanılması açısından hem de balıkçılığın millî bir iktisadi faaliyet olarak yeniden tanımlanması açısından bir kopuştur. Ancak Osmanlı’dan devralınan nizamname yapısı, dönem boyunca tamamen ortadan kaldırılamamış; 1937’de Bayar’ın vaat ettiği kapsamlı su ürünleri kanunu çıkarılamamış (Arar 1968: 99), kapsamlı düzenleme ancak 1971’de 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ile gerçekleştirilebilmiştir. Önemli bir nokta 1936’da Balık Kongresi’nin yapılmasıdır. (Balıkçılık Kongresi Bu Sabah Ankarada Başladı”, Haber Akşam Postası, 1 Birincikânun 1936: 6; “Balıkçılık Kongresi Bugün Ankara’da Açılıyor”, Cumhuriyet, 1 Kânunuevvel 1936: 1, 9). Bu açıdan sadece mevzuata ve yönetmelik düzenlemelerine, Balık Kongresi’ne bakmadan Cumhuriyet’in mesleki kongrelere korporatist vizyonla yaklaşımının a priori çizgide hafife alınmadan değerlendirilmesi dönemin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır

İkinci olarak, 1928’deki Marmara Balıkçılık Mektebi ile balıkçılığın bir meslek olarak resmî eğitim sistemine girmesi (Bayrakçı 1941b: 19); Atatürk’ün 2 Mart 1931 tarihli yazısıyla bilimsel hidrobiyoloji araştırmalarının başlatılması; Baltalimanı Balıkçılık Enstitüsü’nün kurulması ve Curt Kosswig’in Türkiye’ye gelişi (Kosswig 1952: 11-17), sonraki on yıllarda Türkiye’de modern su ürünleri biliminin ve mühendisliğinin gelişmesini mümkün kılan altyapıyı oluşturmuştur.

Üçüncü olarak, ekonomik sonuçlar bakımından dönem, hedeflenen sıçramayı gerçekleştirememiştir. Üretim 1918 öncesindeki 13.500 tondan dönem sonunda 26.000 tona çıkmış olsa da kişi başına tüketim 550 gramda kalmıştır (Bayrakçı 1941a: 16); ihracat çeşitlenmiş olsa da konserve, soğuk hava deposu ve dağıtım altyapısının yetersizliği, sektörün uluslararası rekabet gücünü kısıtlamıştır. Bu yapısal kısıtlar, II. Dünya Savaşı sonrasında Marshall Yardımı çerçevesinde kısmen aşılabilmiştir; 1952’de Et ve Balık Kurumu’nun kurulmasıyla sektörün ulusal düzeyde organize edilmesi mümkün olabilmiştir (Yıldız 2023: 775-801)[Yıldız 2023: 775-801; Toprak 1988.].

Sonuç olarak Atatürk dönemi balıkçılığı, doğrudan iktisadi sonuçlarından çok, kurduğu kurumsal ve hukuki çerçeveyle değerlendirilmektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün İstanbul Balık Müstahsilleri Derneği’nin ilk üyesi olması (Akyol vd. 2006: 379-383), deniz mahsullerini bizzat 1936 TBMM açılış konuşmasında ‘önemli bir mevzu’ olarak nitelendirmesi (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri 2006: 840) ve 1931 yazısıyla bilimsel araştırmaları başlatması, dönemin kuruluş felsefesi ve ekonomi politik kodlarıyla sektöre verdiği önemin sembolik göstergeleridir. Ancak bu sembolik öncelik, dönemin sınırlı kaynakları, uluslararası ekonomik koşullar ve geç Osmanlı’dan devralınan yapısal sorunlar nedeniyle tam karşılığını bulamamıştır. Tarih araştırmalarında Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminde Cumhuriyet’in balıkçılık politikalarını anlamak amacıyla Cumhuriyet’in ilk on beş yılındaki kalkınma çabalarının kapsamını ve sınırlarını birlikte görerek değerlendirildiğimizde, II. Dünya Savaşı sonrası mirasa Cumhuriyet’in kurucu kadrosu ve yönlendirilen eğitim bürokrasisi katkılar sağlamıştır. Bu noktada adı en çok öne çıkan isimler arasında Balıkçılık Mektebi kurucu müdürlüğü görevinde bulunan Yusuf Kemal Bayrakçı, Balıkçılık Mektebi yerine kurulan Baltalimanı Balıkçılık Enstitüsü müdürü Estonyalı diplomat ve uzman Mösyö Ernst Vebermann, yine Marmara Adası Balıkçılık Mektebi öğretmenlerinden Dr. Vehbi Erol ve Dr. Oskar’ın katkıları olmuştur. Bayrakçı bu anlamda hakkı sınırlı ölçüde teslim edilen önemli bir isimdir. Bu konuda denizcilik politikaları ve kültürünü üzerine entelektüel bir mirası temsil eden, uzun yıllar köşe yazarlığı yapmış gazeteci Abidin Daver’in yazısından bir örnek vermek mümkündür. Balıkçılık alanında da yabancı uzmanların desteğinin ve teknik bilgi birikiminin kullanılması önemsenmiş, “Cumhuriyet’in prometheleri” şeklinde bir vizyonla yurtdışına gönderilen Türk vatandaşlarından uzmanlar yetiştirilmesi amaçlanmıştır. Yşne bu konuda örnek isimlerden biri Fransa’daki bürodan görevlendirilen Mösyö Fiedler’dir. (“Balıkçılık Mütehassısı Atina’ya Gitti”, Vatan, 3 Mayıs 1949, sf. 4).

Aynı şekilde eşgüdümlü bir vizyonun 1945 sonrasında da balıkçılık müktesebatına katkı sağlaması açısından 1920’lerin ve 1930’ların belirli ölçüde kopuş yaratan mirası büyük önem taşımıştır: “: “1929 senesinde Marmara adasında ilk Balıkçılık mektebini tesis etmek suretile bu ideal işe başlıyarak, meslekî tahsil ve tetebbuunu Almanya’da ikmal eden ve Su Mahsulleri Müdürü iken genc yaşında tanrının rahmetine kavuşan, biricik balık ve balıkçılık mütehassısımız, hidrobioloğ Dr. Kemal Bayrakçı’nın mesaisini saygı ve şükranla anarız. Maalesef bugün onun yerini dolduracak kimse yoktur”. (Abidin Daver, “Balıkçılık Enstitüsünü İhyâ Etmeliyiz”, Cumhuriyet, 31 İkincikânun 1944, S. 6989, sf. 2.)