Salim Düzgit: Biz denizle yaşadık, deniz bizim işimiz değil hayatımızdı
İstanbul Boğazı’nın en hareketli noktalarından biri olan Büyükdere, uzun yıllar boyunca yalnızca bir yerleşim alanı değil; aynı zamanda Türk denizciliğinin nabzının attığı merkezlerden biri oldu. Bu hattın içinde şekillenen en güçlü hikâyelerden biri de Düzgit Ailesi’nin denizle kurduğu bağdır.
1966 yılında Salim Düzgit tarafından kurulan acente, yalnızca bir ticari girişim değil; Boğaz’da yaşayan bir deniz kültürünün taşıyıcısı olarak varlığını sürdürdü. Bugün bu mirası devralan Recep Düzgit, Kabotajın 100. yılında hem aile geçmişini hem de Türk denizciliğinin geçirdiği dönüşümü kendi deneyimleri üzerinden anlatıyor.
“OFİSİN ANAHTARI HİÇ OLMADI”
Büyükdere’de başlayan hikâye, aslında iş ile hayatın birbirinden ayrılmadığı bir düzeni tarif ediyor. Deniz, ev ve iş aynı çizgide buluşuyor:
“Bizim iş yerimizle evimiz aynı yerdi. Babamın 1966’da kurduğu bu şirket açıldığı günden beri hiç kapanmadı. Ofisin anahtarı diye bir şey olmadı bizde. Bayram tatili yoktu, yılbaşı tatili yoktu, 12 Eylül döneminde bile ofis kapanmadı. Çünkü Boğaz kapanmazdı. Gemiler gelir, gider, hayat devam ederdi.”
Düzgit’e göre bu düzen, sadece bir aile disiplini değil; Boğaz’ın kendi ritmiydi:
“Biz tatil kavramını çok geç öğrendik. Hatta babam tatili neredeyse günah gibi görürdü. Ama kılıç balığına çıkarsa ‘iş yapıyorum’ derdi. Çünkü ona göre orası bile üretimin bir parçasıydı.”
BÜYÜKDERENİN “50 GEMİLİK DEMİR YERİ” OLDUĞU YILLAR
Düzgit’in çocukluğu, bugün neredeyse unutulmuş bir Boğaz dönemine denk geliyor. Büyükdere, adeta açık deniz trafiğinin merkezlerinden biriydi.
“Büyükdere o zamanlar inanılmaz bir demir yeriydi. Bir anda elli tane gemi demirlerdi. Bugün anlatınca insanlar inanamıyor. Orası adeta armatörler birliği gibiydi.”
O yılların denizcilik ortamı, bugünkü sistemlerden çok farklıydı:
“Ziya Kalkavan oradaydı, Kaptanoğlu kardeşler oradaydı. Gemiler arızalanır, sis olur, kazalar olurdu. O zaman bugünkü gibi sistemler yoktu. Tek yönlü Boğaz geçişi bile düzgün değildi. Biz o ortamın içinde büyüdük. Geminin mazotu bittiğinde varille taşındığını bilirim. Bu, denizciliğin romantik değil, tamamen mücadeleyle dolu dönemiydi.”

“TÜRKİYE BİR KAMYON ÜLKESİ OLDU”
Recep Düzgit, Türk denizciliğinin gelişim sürecini değerlendirirken en kritik kırılmalardan birine dikkat çekiyor: taşımacılığın karaya kayması.
“Türkiye ne yazık ki zaman içinde bir kamyon ülkesi oldu. 50-60’lardan sonra demiryolunu bıraktık, deniz yolunu yeterince geliştiremedik. Her şey kara taşımacılığına döndü. Kamyonculuk büyüdü, tır filoları kuruldu. Bu kötü bir şey değil ama deniz taşımacılığının önünü kesti.”
Bu dönüşümün sektör üzerindeki etkisini ise şöyle anlatıyor:
“Bir dönem iki gemi aldık, sebze meyve taşıyalım dedik. Ama hesap yaptığımızda kamyonla rekabet edemeyeceğimizi gördük. Liman masrafı, yakıt, zaman… Hepsi kamyonun gerisinde kalıyordu. Sonra gemileri tankere çevirdik ama o da sürdürülebilir olmadı.”
KABOTAJ: “EGEMENLİK AÇISINDAN TARİHSEL BİR KAZANIM”
Kabotaj Kanunu’nun 100. yılında Düzgit’in değerlendirmesi tarihsel bir çerçeveye dayanıyor:
“Kabotaj, Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli kazanımlarından biridir. Atatürk’ün öngörüsü çok büyüktür. Eğer bu düzenleme yapılmasaydı, Osmanlı’nın kapitülasyonlarından kalan yapı devam ederdi.”
Bu düzenlemenin bir egemenlik meselesi olduğunu vurguluyor:
“İngiliz gemileri Türk limanlarında çalışmaya devam ederdi. Bu çok ciddi bir egemenlik meselesidir. Belki geç kalsaydık bugünkü denizcilik yapımız bile olmayabilirdi.”
Ancak Düzgit’e göre sistem zamanla beklenen etkiyi kaybetmiştir:
“Şunu da söylemek lazım; kabotaj doğru kullanılamadı. Denizcilik potansiyelimiz daha güçlü olabilirdi.”
“DENİZCİLİKTE HIZLI KARAR ALMAK HAYATİ BİR ŞEYDİR”
Recep Düzgit’in hikâyesi yalnızca denizcilik değil, aynı zamanda yoğun bir eğitim yolculuğu. Hayatında eğitim, iş ve denizcilik hiçbir zaman birbirinden ayrılmamış:
“İlkokulu Büyükdere Mehmet İkinci’de okudum. Sonra sınavlara girdik, dört okul kazandım. Galatasaray Lisesi’ne kayıt yaptırdım ama İngiliz Erkek Lisesi de gelince babam araştırdı. O dönem İngilizce daha değerli görülüyordu. O yüzden İngiliz Erkek Lisesi’ni seçtik. İyi ki de öyle olmuş. O okulun en büyük özelliği şuydu: her sınıfta tek şube vardı. Galatasaray’a gitseydim altı şube olacaktı. Burada herkes birbirini tanıyordu. Hâlâ 48 kişilik WhatsApp grubumuz var. 40 yıl geçti ama bağımız kopmadı.”
Eğitim süreci onun çalışma disiplinini de şekillendiriyor:
“Boğaziçi İktisat’ı bitirdim. Sonra hukuk okudum. Haftanın 4-5 günü Karaköy’den Dolapdere’ye gittim. Bu süreçte çalışmayı hiç bırakmadım. Bu bir yaşam tarzıydı. Ben aynı anda birçok işi yapabilirim. Ama bu sadece yetenek değil, alışkanlık. Buna multi-task deniyor. Ama bu sadece yetenek değil, alışkanlık. Çabuk karar alırım. Bazen hata riski vardır ama zaman kazanırsınız. Denizcilikte hızlı karar almak hayati bir şeydir”
“KENDİMİZİ KABUL ETTİRDİK”
Düzgit, sadece iş dünyasında değil, sektörün kurumsal yapısında da aktif rol almış bir isim.
“Türk boğazları deniz trafik tüzüğü çalışmalarına 29 yaşında katıldım. O dönem devlet bugünkünden çok daha katıydı. Kolay kolay herkesi dinlemezdi. Ama o toplantılarda söz aldım ve önemli bir maddenin oluşmasında katkım oldu.”
Sektör içindeki sosyal yapıyı ise şöyle anlatıyor:
“Vapur Donatanları Derneği’nde de görev aldım. Orası eski adıyla çok farklı bir dünyaydı. Levanten ailelerin ağırlıkta olduğu bir yapıydı. Biz sonradan dahil olduk ama kendimizi kabul ettirdik. Bu kolay bir şey değildi.”
“CAMBAZ DEĞİLİZ AMA İŞİMİZİ BİLİRİZ”
Denizcilik sektöründe hafızalara kazınan bir başka hikâye ise “cambaz” metaforu.
“Bir gün Metin Leblebicioğlu bize dedi ki: ‘Ben devlet dairesine kapıdan girerim ama cambaz pencereden girer.’ Yani sistemi bilmek başka şeydir, sistemi aşmak başka şey. Biz cambaz değiliz ama işimizi biliriz.”
Bu ifade, sektörün bürokrasiyle ilişkisini anlatan en güçlü metaforlardan biri olarak kalıyor.
BABASI SALİM DÜZGİT: GÜVENİN TEMELİ
Röportajın en duygusal bölümü aile mirasına ayrılıyor:
“Babam hayatını çalışmaya, doğruluğa ve dürüstlüğe adadı. İnsanlarda inanılmaz bir güven oluşturdu. Söylediğini yapan, yapmadığını söylemeyen bir insandı. Biz de bunu gördük. Çocukluğumuz gemi mühürleriyle geçti. En az 2000-3000 geminin mührü var elimizde.”
Aile işinin temeli güven üzerine kurulmuş:
“1988’de işe başladım, 6 ay sonra rakip firmayı geçtik. Zor bir rekabetti ama babam hiç engel olmadı. Bizim önümüzü açtı. Bugün hâlâ yanına gider, elini öperim.”
GENÇLERE MESAJ: “YALAN ÜZERİNE HAYAT KURULMAZ”
Düzgit’in gençlere en net mesajı dürüstlük üzerine:
“Gençlere en önemli tavsiyem şudur: dürüst olun. Yalan üzerine kurulan hayat çok yorucudur. Her söylediğini takip etmek zorunda kalırsın. O yüzden açık ve net olmak gerekir. Çalışmadan hiçbir şey olmaz. Bugün dünya çok hızlı değişiyor ama bazı şeyler değişmiyor. Emek vermeden başarı gelmiyor. Bir de kolay vazgeçmeyin. Bir şeye başladığınızda sonuna kadar gidin. Atatürk’ü iyi anlayın, onun izinden gidin.”
SON SÖZ: DENİZLE YAŞAYAN BİR NESİL
Düzgit Ailesi’nin hikâyesi, İstanbul Boğazı’nın değişen yüzü içinde şekillenen bir denizcilik kültürünün özeti niteliğinde.
“Biz denizle yaşadık. Deniz bizim işimiz değil, hayatımızdı.”
Bu söz, yalnızca bir mesleği değil; bir kuşağın tüm yaşam biçimini anlatıyor.
İş İnsanı Emin Eminoğlu’nun Bakış Açısıyla Recep Düzgit
“Büyüklerimiz ‘bir koltukta iki karpuz taşınmaz’ derler; ancak Recep Düzgit, denizcilik sektöründe bizlere bir değil, iki değil, hatta dört ve üzeri karpuzun bir koltukta nasıl taşınacağını göstermiştir. O; alınan sorumlulukların nasıl hakkıyla yerine getirileceğini ve bu sürecin sonunda nasıl mutlu olunacağını bizlere hem öğreten hem de bizzat yaşatan biridir. En önemlisi de her zaman ‘ben’ değil, ‘biz’ odaklı bir vizyona sahip olmasıdır. Düzgit ailesi, iş gereği yapılması gereken ne varsa tereddütsüz yerine getirir; ancak hukuksuz bir işin lafını bile ettirmezler. Onlar için kanun ne diyorsa o, vazgeçilmez bir kuraldır ve bu ilkelerinden asla ödün vermemişlerdir. Devletin menfaati neredeyse onun uygulanmasını ister, gerçekleşmesi için de azimle uğraşır. Kanunları iyi okuyan ve yorumlayan yapısıyla, denizcilik sektöründeki haklar konusunda çok önemli kazanımlar sağlamıştır. Üstelik bu kazanımlar şahsi değil, her zaman sektörün menfaati icabıdır. Aynı sektörün farklı dallarında kendisiyle birlikte çalışmanın mutluluğunu ve gururunu yaşıyorum. Recep; iyi bir denizci, iyi bir dost ve her şeyden öte iyi bir insandır. 44 yıllık dostluğumuzda özgürlüğü, hürriyeti ve bireysel hakları her zaman savunmuş; bu değerleri kendine ilke edinmiştir. Bu nedenle kabotaj haklarımızı her platformda savunmuş ve ülkemiz için vazgeçilmez bir hak olduğuna yürekten inanmıştır. Bana göre Recep Düzgit, Türk denizcilik sektörü için büyük bir şanstır. Yolun daima açık olsun.”


