Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Refik Akdoğan

Kaptan Refik Akdoğan: “Deniz insanı kendine çeker; bir kere tutulduğunuz

Kaptan Refik Akdoğan: “Deniz insanı kendine çeker; bir kere tutulduğunuz zaman vazgeçemezsiniz”

Türk denizciliğinin yaşayan hafızalarından biri olan Kaptan Refik Erdoğan, yalnızca uzun meslek hayatıyla değil, yazdığı eserler ve yetiştirdiği denizcilerle de Türkiye’nin denizcilik kültürüne iz bırakmış bir isim. Kabotaj Kanunu’nun 100. yılına yaklaşırken, Erdoğan ile hem Türk kabotajının anlamını hem de yarım asrı aşan denizcilik deneyimini konuştuk. Bu aynı zamanda kaptan Akdoğan’ın 100’üncü yaş dönümüne denk geliyor.

Erdoğan’ın anlattıkları yalnızca bir meslek hikâyesi değil; aynı zamanda Cumhuriyet’in denizlerde kurduğu egemenliğin, Türk denizcilerinin yetişme hikâyesinin ve unutulmuş denizcilik miraslarının da bir anlatısı.

“İSTANBUL’DA PARASIZ YATILI TIP OKULUNA GİRİP DOKTOR OLMAK İSTEDİM”

Kaptan Refik Erdoğan konuşmasına doğduğu şehirden söz ederek başlıyor:

“Ben 1926 yılında Ordu’da doğdum. Ordu’da lise olmadığından ailemle birlikte Trabzon’a taşındık. Liseyi 1944’te bitirdim. O yıl, savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Savaşa girmemiş olsak da temel gıda maddeleri vesika ile satılıyordu. Buna rağmen lisede eğitim şaşırtıcı derecede iyiydi. Devlet öğretmenleri askere alınmadığından öğretmen sıkıntısı yaşanmıyordu. İtiraf etmeliyim ki gençliğimin o yılları, derslerim iyi olduğundan ve mahallede birçok kız arkadaşım olduğundan çok keyifli geçti.”

Lise sonrası meslek seçimi Erdoğan için farklı bir yolculuk anlamına geliyordu:

“İstanbul’da parasız yatılı tıp okuluna girip doktor olmak istedim. Babamdan aldığım 300 lira ile yola çıktım. Ancak yaşım küçük olduğu için kabul edilmeyeceğimi öğrendim; dünyam karardı. Askeri tıbbiye, orman ve ziraat fakülteleri de aynı yanıtı verince Trabzon’a dönmekten başka çarem kalmadı.”

BİR İLANLA DEĞİŞEN HAYAT

Tam o sırada hayatının yönünü değiştirecek bir fırsatla karşılaşır:

“O tarihlerde Akşam gazetesinde yayımlanan hikâyeleri çok severdim. Hikâyenin altında bir ilan gördüm: ‘Yüksek Deniz Ticareti Okulu Müdürlüğü’nden, Güverte ve Makine bölümlerine lise mezunları alınacaktır.’ Güverte bölümünü bitirenler uzak yol güverte zabiti, makine bölümünü bitirenler gemi makineleri işletme mühendisi unvanı alacaklardı.”

Okulu gördüğünde yaşadığı şaşkınlığı ise hâlâ hatırlıyor:

“O ne okuldu ya Rabbim! Deniz kenarında gül bahçeleri, tenis kortları, basketbol ve voleybol sahaları… Rıhtıma bağlı dört gemi vardı: Ertuğrul, Söğütlü, Yıldız Kotrası ve Hamit Naci. Bunlar okul gemileriydi. Havuzda bir sürü filika vardı; yelken ve kürek eğitimleri içinmiş. Okulun içine girdiğimde sanki saraydaymışım gibi hissettim.”

“DİPLOMALARIMIZI ULAŞTIRMA BAKANI SN. KASIM GÜLEK’İN ELİNDEN ALDIK”

Erdoğan, okulda kazandığı ilk pratik deneyimi şöyle anlatıyor:

“Üç arkadaşım Şevki Kurtuluş, Sadi Vakkas Çeliker ve Şevket Gürler ile M/T Akar’da bize verilen başaltındaki bir kamaraya yerleştik ve iki ay staj yaptık. Dördüncü sınıfa geldiğimizde, 1948 yılında, Ortaköy’de Yüksek Denizcilik Okulu’nun bahçesinde, 1 Temmuz Kabotaj ve Denizcilik Bayramı kutlanırken diplomalarımızı Ulaştırma Bakanı Sn. Kasım Gülek’in elinden aldık. 26 güverte, 23 makine öğrencisi olarak diplomalarımızı alır almaz şapkalarımızı havaya kaldırdık. Mezun olmanın sevincini coşkuyla kutladık.”

UNUTULAN BİR KAHRAMAN: ALEMDAR KURTARMA GEMİSİ

Kaptan Refik Erdoğan, Türk denizcilik tarihinin en bilinen simgelerinden biri olan Bandırma Vapuru’ndan söz ediyor ancak hemen ardından çoğu kişinin bilmediği başka bir gemiye dikkat çekiyor:

“Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’dan alıp Samsun’a götüren Bandırma Vapuru elbette tarihimizin en önemli denizcilik olaylarından biridir. Ancak ben size şimdi en az onun kadar önemli, fakat ne yazık ki yeterince korunamamış başka bir geminin hikâyesini anlatmak istiyorum. Yaklaşık 50 metre boyunda olan bu gemi, Alemdar kurtarma gemisidir.”

Alemdar’ın tarih sahnesindeki rolü, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı yıllarına kadar uzanıyor. Erdoğan’a göre bu geminin hikâyesi, dünya denizcilik tarihinde benzeri zor bulunan olaylardan biri:

“Fransızlarla yapılan ve 21 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması sürecinde Alemdar gemisinin çok önemli bir rolü vardır. Belki de dünya denizcilik tarihinde benzeri az görülen bir olaydır. O dönemde Zonguldak’taki maden kömürlerini Fransızlar işletiyordu. Fransız çıkarlarını korumak için bölgede Fransız askerleri bulunuyordu. Kendi topraklarımızda kömür işletmeleri yabancıların elindeydi ve onları koruyan askerler yine yabancılardı. Hatta bölgede Fransızlara ait savaş gemileri de bulunuyordu.”

ALEMDAR’IN KAPTANLIĞI: GENÇ BİR DENİZCİNİN GURURU

Kaptan Refik Erdoğan’ın Alemdar ile ilişkisi yalnızca tarihsel bir anlatıdan ibaret değil. Kendisi de bu geminin kaptanlığını yapmış. Erdoğan, Alemdar’a kaptan olarak atanmasını şöyle anlatıyor:

“1955 yılında Alemdar’a kaptan olarak atandım. O zaman sadece yirmi yedi yaşındaydım. Kurtarma işleri çok tehlikeli olduğu için kıdemli kaptanların çoğu kurtarma gemisi kaptanlığını kabul etmiyordu. Ben kabul ettim ve Alemdar’ın kaptanlığını üstlendim. Tam on iki yıl boyunca Alemdar gemisinin kaptanlığını yaptım. Bu benim için büyük bir onur ve gurur kaynağıdır.”

O dönemde işletmede İngiliz bir kurtarma uzmanı da olduğunu söyleyen Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti:

“Ona “Kaptanist” diyorlardı. Hikâyesi de ilginçtir. 1920’li yıllarda İngiltere’den Avustralya’ya bir römorkörde gemici olarak giderken İstanbul’a uğramış. Su almak ve ihtiyaçlarını karşılamak için limana geldiklerinde burada kalmış. İstanbul’daki İngilizler ona, “Sen nereye gidiyorsun, burada kal. Sana kaptanlık verelim” demişler. Böylece İstanbul’da gemi kurtarma işlerinde çalışmaya başlamış. Göreve başladığımda onunla birlikte çalıştım. Daha önce kurtarma işi yapmamıştım ama kaptan olarak görevlendirildim. Alemdar o sırada Kuruçeşme’de demirliydi. O gün gemiye ilk kaptan olarak çıktığım anı hâlâ hatırlıyorum. Henüz 27 yaşındaydım. 50 metre boyunda bir kurtarma gemisinin kaptanı olmak büyük bir sorumluluktu. Açıkçası kendimle gurur duydum.”

Ancak Alemdar’ın sonu, Erdoğan’a göre Türk denizcilik tarihi açısından büyük bir kayıp.

“Maalesef Alemdar gemisi de korunamadı. Hurdaya çıkarıldıktan sonra parçalanıp adeta iğneye dönüştürüldü. Oysa böyle bir geminin müze olarak korunması gerekirdi. Bu geminin hurdaya verilmesi bana göre Türk denizcilik tarihinin en acı olaylarından biridir.”

KABOTAJ: DENİZLERDE EGEMENLİĞİN İLANI

Kabotaj Kanunu, Erdoğan’ın hayatında ilginç bir tesadüfle de yer alıyor. Erdoğan’ın doğum tarihi ve Kabotaj Kanunu arasında ilginç bir bağlantı var:

“Nüfus kâğıdımda doğum tarihim 1 Temmuz 1926 olarak yazar. Bu tarih aynı zamanda Kabotaj Kanunu’nun yürürlüğe girdiği gündür. Gerçek doğum tarihim 22 Eylül 1927, ama o yıllarda nüfus kayıtları farklı tutuluyordu. Bu nasıl oldu? Çocukluğumda çok erken gelişmiş bir çocuktum. 5-6 yaşlarındayken öğretmenler beni sınava aldılar ve ilkokula birinci sınıftan değil, ikinci sınıftan başlattılar. Yani ilkokula doğrudan ikinci sınıftan başladım. Ancak ilkokulu bitirme zamanı geldiğinde okul yönetimi bana ‘Diplomanı bir yıl sonra alacaksın. Çünkü bu yaşta bir çocuğa diploma vermemize yasalar izin vermiyor’ dedi. Bunun üzerine babamla birlikte mahkemeye başvurduk. Babam şahitler getirdi ve “Bu çocuk aslında daha önce doğmuştur” dedi. Şahitler de gelip ifade verdiler. O dönemde nüfus kayıtları zaten çok düzenli değildi. Sonuçta benim doğum tarihim nüfus kâğıdında 1 Temmuz 1926 olarak yazıldı ve öyle kaldı. Böylece benim doğum tarihim, tesadüfen de olsa, Kabotaj Kanunu’nun kabul edildiği günle aynı tarih oldu.”

O dönemde limanlar arasındaki taşımacılığın yabancı gemiler tarafından yürütüldüğünü anlatıyor:

“Türk limanları arasındaki taşımayı bile yabancılar gerçekleştiriyordu. Mustafa Kemal Paşa buna karşı çıkarak ‘Böyle şey olur mu?’ dedi. Türk limanları arasındaki bütün taşımaların Türk bayraklı gemiler ve Türk vatandaşları tarafından yapılması gerektiğini söyledi. İşte Kabotaj Kanunu bu anlayışla çıkarıldı. Bu kanunla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin denizlerdeki egemenlik hakkı fiilen hayata geçmiş oldu. 1 Temmuz 1926 tarihi bu yüzden çok önemlidir. Çünkü bu tarih yalnızca bir kanunun yürürlüğe girdiği gün değildir. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin denizlerdeki özgürlüğünün başladığı gündür. Türk milletinin kendi limanları arasında özgürce ticaret yapabilmesinin, kendi denizlerinde söz sahibi olmasının başlangıcıdır. Bu nedenle benim için de çok kıymetli bir tarihtir.”

Erdoğan’a göre Kabotaj Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin denizlerdeki gerçek bağımsızlığını simgeliyor.

“GENÇLER ÖĞRENDİKLERİNİ KİTAP HALİNE GETİRMELİ”

Kaptan Erdoğan yalnızca bir denizci değil, aynı zamanda üretken bir yazar. Yirmiden fazla kitabı bulunuyor ve genç denizcilere şu tavsiyelerde bulunuyor:

“Öğrendikleri her şeyi kitap haline getirsinler ve kendilerinden sonra gelecek denizcilere miras bıraksınlar. İngilizceyi ana dilleri gibi bilecekler. Dünya denizlerinde çalışacak bir denizci için bu şarttır.”

25 yıl süren İngilizce-Türkçe denizcilik sözlüğü hazırlığı, bugün hâlâ denizciler tarafından kullanılıyor:

“Bir başka önemli tavsiyem de şu; İngilizceyi Türkçeden bile daha iyi bilecekler. İngilizceyi ana dilleri gibi öğrenmeleri gerekir. Çünkü dünya denizlerinde çalışacak olan bir denizci için bu çok önemlidir. Ben bu düşünceyle yıllarca çalıştım. Mesela iki sözlük hazırladım. İngilizce-Türkçe denizcilik sözlüğü için tam yirmi beş yıl çalıştım. Türkiye’deki arşivleri taradım, denizcilik terimlerini topladım. Sonunda ortaya bir eser çıktı. Bugün dünyanın çeşitli denizlerinde çalışan Türk denizciler bana telefon eder. ‘Abi Allah senden razı olsun, sözlüklerin olmadan sefere çıkmıyoruz’ derler. İşte beni 99 yaşına kadar diri tutan şey de budur. Yazdığım kitaplar ve denizlerdeki arkadaşlarımın bana yaptıkları o telefonlar… Açık denizlerden gelen o sesler benim ruhumu tazeliyor.

“DENİZCİLİK BİR AŞKA BENZER”

Kaptan Erdoğan, çıktığı seferlerden bahsederken gözleri parlıyor:

“Çıktığım seferler benim hayatımda büyük bir dönüm noktası oldu. 1950 yılında Amerika’yı gördüm. O zaman düşündüm: ‘Ne meslekmiş bu!’ diye. Ben Trabzon Lisesi mezunuyum. Denizcilik okuluna o yıl ilk kez liseliler de alınmıştı. Okulun sistemi değişmişti. Biz o yeni sistemin ilk öğrencilerinden olduk. Sonra yıllar geçti. Bir baktım Karadeniz seferleri yapıyorum, ardından Amerika seferleri… Bambaşka dünyalar gördüm. Gençlere özellikle söylediğim bir şey var: Denizcilik hayatı aynı zamanda bir macera hayatıdır. Karadeniz seferlerinde başka olaylarla karşılaşırsınız, Amerika seferlerinde başka. Yolda gördüğünüz fırtınalar, limanlar, insanlar… Bunların hepsi birer hatıradır.”

Kaptan Erdoğan, mesleğin kendisine kazandırdıklarını anlatıyor:

“Denizcilik öyle biƒöyle br meslektir ki, bir kere içine girdiniz mi artık ondan vazgeçmek çok zordur. İlk başta biraz zor gelir ama eğer gönlünüz tutulursa, ondan sonra bırakmanız mümkün değildir. Çünkü denizde her an, her dakika yeni bir olay, yeni bir macera, yeni bir heyecan vardır. Hiçbir şey yokken birdenbire bir SOS çağrısı gelir. Hemen o çağrının peşine düşersiniz. Bir bakarsınız bir gemi hasar görmüş, insanlar denize dökülmüş, geminin bordası çatlamış, patlamış…”

Bir anısını da örnek veriyor:

“Savaş sırasında yapılmış bazı Amerikan gemileri vardı. Onlar büyük dalgalarla karşılaştığında bazen gövdelerinde çatlaklar oluşabiliyordu. Bizim de başımıza böyle bir olay gelmişti. Amerika’ya giderken geminin gövdesinde bir çatlak oluştu. Hemen kaynak yapıldı ama bize ‘Türkiye’ye dönün’ dediler. Ama biz ‘Geri dönecek adam mıyız?’ dedik. Çatlak gövdeyi kaynakla güçlendirdik ve yolumuza devam ettik. Sonunda Türkiye’ye döndük.”

GEMİDE YAPILAN BİR DÜĞÜN

Erdoğan’ın hayatındaki en ilginç anılardan biri de evliliği. Ordulu bir hanımla evlendiğini anlatan Erdoğan, düğünlerinin bir bölümünün gemide yapıldığını söylüyor:

“Ben gemide çalışıyordum ve izin almak zordu. O sırada çalıştığım geminin adı da “Ordu” idi. Trabzon’dan geldik, Ordu’ya demirledik. Orada düğün yapıldı. Gelin de düğünden sonra gemiye geldi. Biz de gemide bir düğün daha yaptık. Geminin içinde küçük bir kutlama oldu, birlikte yemekler yedik. Yani, Ordu gemisi, Ordulu gelin, Ordu’da düğün ve ben Ordulu Refik kaptan…”

“BİR DAHA DÜNYAYA GELSEM YİNE DENİZCİ OLURUM”

Hayatı boyunca Karadeniz’den Amerika’ya kadar birçok denizde görev yapan Kaptan Refik Erdoğan, mesleğini tek bir cümleyle özetliyor:

“Bir gün dünyaya yeniden gelsem yine aynı mesleği seçerim. Yine denizci olurum, yine bu okula girerim.”

Murat Nurova’nın gözünden Kaptan Refik Akdoğan

Baş mühendis/ GL sorveyi [e] Kaptan Refik Akdoğan’ı daha yakından tanımak için, onu yıllardır yakından gözlemleyen isimlerden biri olan damadı Kaptan Murat Özaydın’a da kulak veriyoruz. Refik Akdoğan’ın meslek hayatına, üretkenliğine ve bitmeyen azmine dair anlattıkları, aslında onun karakterini özetler nitelikte:

“Denizcilik mesleğinin duayenlerinden Kaptan Refik Akdoğan’ın özellikle yazma tutkusuna değinmek gerekir diye düşünüyorum. Denizcilik mesleğinde İngilizce bilmenin ve konuşabilmenin önemine vurgu yapmak için İngilizce–Türkçe sözlük hazırlamakla başlayıp; uzun soluklu çalışmalarına çeşitli mesleki yayınları, hatıralarını, hatta roman ve hikâye denemelerini de ekleyerek birikimlerini ve araştırmalarını derleyen, kalıcı hale getiren… İdeallerini büyük bir tutku ve azimle gerçekleştirmek için, halen ileri yaşına rağmen katkı sunan; denizci sivil toplum örgütlerinin kuruluş ve gelişme dönemlerinde rol oynayan mücadeleci bir meslek büyüğümüz.”

Bu sözler, sadece bir “anlatı” değil; kuşaklara ilham verecek bir portre. Yazdıklarıyla, yetiştirdikleriyle ve denizcilik kültürüne bıraktığı izlerle Refik Akdoğan, yalnızca bir kaptan değil mesleğin hafızasını diri tutan bir yol gösterici olarak anılıyor.