Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Fahrettin Küçükşahin

Türk kabotajının 100’üncü yılına yaklaşırken, bu ülkenin denizcilik hafızasını taşıyan

Türk kabotajının 100’üncü yılına yaklaşırken, bu ülkenin denizcilik hafızasını taşıyan isimlerin tanıklıkları her zamankinden daha büyük önem taşıyor. O isimlerden biri de ömrünü denize, eğitime ve genç kuşaklara adamış olan hocaların hocası duayen eğitmen Fahrettin Küçükşahin Hoca.

1929 yılının soğuk bir kış gününde, Haliç’in buz tuttuğu bir İstanbul sabahında dünyaya gelen Küçükşahin Hoca, hayat hikâyesini anlatırken söze çocukluğundan başlıyor:

“Bir cuma günü doğmuşum. Her taraf buz, Haliç donmuş. Cemal ile Ayşe’nin ikinci oğluyum. İki buçuk yaşımda menenjit geçirdim. O zaman ilacı yoktu. Kurtuldum ama bir gözüm kaydı. Şaşı kaldım. Sonra kuyuya düştüm, halam çıkardı. Hepsini yazdım ben, hayatımın her safhasını.”

Hayata küçük yaşta tutunmayı öğrenen Küçükşahin Hoca’in yolu, İstanbul’un eski mahallelerinden, Eyüp’ten geçerek denizciliğe uzanır. Ortaokul ve lise yıllarını anlatırken gülümsüyor:

“Eyüp’te okudum, Edirnekapı’da okudum. İyi öğrenciydim. Vefa’ya gitmem gerekiyordu ama ben Pertevniyal Lisesi’ni istedim. Her önünden geçişimde içim ısınıyordu. Gittim kayda, ‘Yaşın küçük’ dediler. Kaydetmediler. Babamla bir polis tanıdığımıza gittik. Ertesi gün Maarif Müdürlüğü’ne çıktık. Beni görünce şaşırdılar, ‘Bu çocuk çok ufak’ dediler ama kaydımı yaptılar.”

 TIPTAN DENİZE: BİR HAYATIN YÖN DEĞİŞTİRMESİ

Başarılı bir öğrenci olan Küçükşahin Hoca’in ilk hedefi aslında tıp fakültesiydi:

“İmtihana girdim, kazandım. Doktor adayıydım. Ama bir gün arkadaşla Ortaköy’e gittik. Yüksek Denizcilik Okulu’na girdim. Merdivenleri, halıları gördüm, her taraf pırıl pırıl. Duvarlarda haritalar vardı. İçeri girince bir şey oldu bana. Dedim ki: Ben burada kalacağım. Denizci olacağım.”

O gün verdiği karar, yalnızca meslek seçimi değil, bir ömürlük yolculuğun başlangıcı olur. Makine bölümüne yönlendirilir, mühendislik eğitimi alır ve kısa sürede mesleğinde sivrilir. Makine bölümüne geçişini şöyle anlatıyor:

“O zamanki baş muavinimiz Necati Bey “Oğlum senin matematiğin, fiziğin ve kimyan çok iyi sen mühendis ol” dedi. Güverteyi sildik, makineye geçtik. Ben ne makine görmüşüm ne bilirim. Ama çalıştım.”

“BİZ KABOTAJIN ÇOCUKLARIYDIK”

Kabotaj, Fahrettin Küçükşahin Hoca için sadece bir hukuk düzenlemesi değil, bir bağımsızlık meselesidir. 1 Temmuz 1926’da ilan edilen kabotaj hakkının, Türkiye’nin denizlerdeki egemenliğini simgelediğini vurguladı. Kabotaj Bayramı’ndan söz ederken sesi sertleşiyor:

“Bugün birçok insan Kabotaj Bayramı’nın ne olduğunu bilmiyor. Bu çok ayıp. Biz öğrenciyken Taksim’e giderdik, Beşiktaş’a giderdik. Üniformalarımız tertemiz olurdu. Okul bizi dört dörtlük yetiştirirdi. O bayramın çocuklarıyız biz. Şimdi bakıyorum, doğru dürüst kutlayan yok.”

Kabotajın arkasındaki iradeye de dikkat çekerken, Mustafa Kemal Atatürk’e duyduğu saygıyı açıkça dile getiriyor ve Atatürk’ün kabotaj hamlesini şöyle yorumluyor:

“Atatürk, iki Türk limanı arasındaki taşımayı Türk bayrağına verdi. Bu küçümsenecek bir şey değil. Bu, egemenliktir. Biz kabotajın çocuklarıydık. Bayramlarda Taksim’e giderdik, Beşiktaş’a giderdik. Üniformalarımız tertipliydi. Okul bize sahip çıkardı. Şimdi öyle merasimler var mı? Ben görmüyorum.”

“YEMEĞİMİZDEN KIYAFETİMİZE KADAR HER ŞEYİMİZ DÜŞÜNÜLÜRDÜ”

Küçükşahin Hoca’in hayatında denizcilik eğitimi merkezi bir yere sahip. Okulun köklerinin Osmanlı’ya uzandığını hatırlatır:

“Okulumuzun temeli 1884’e gider. Abdülhamit der ki: ‘Gemilerin kaptanları yabancı, savaşı görmeden kaybederiz.’ Onun için kaptan okulu kurulur. Yabancılar alınmaz. Türk çocuğu yetişsin diye.”

Bu tarihsel sürekliliğin, kabotaj bilinciyle birleştiğini savunur. Uzun yıllar bağlı olduğu kurumlara da özel bir yer ayırsa da Yüksek Denizcilik Okulu (YDO) onda başka bir yerdedir:

“Bizim zamanımızda okul sadece ders verilen bir yer değildi. Hayattı. Orada büyürdük biz. Yemeğimizden kıyafetimize kadar her şeyimiz düşünülürdü. Devlet Deniz Yolları okulumuza yardım ederdi. Öğrenciler pırıl pırıl olurdu. Ufak tefek hastalıklar olurdu ama onun dışında kimse mağdur edilmezdi. Şimdi bakıyorum, o düzen kalmadı. Sınıflar arasında çok güçlü bir bağ vardı. Mesela yemek vakti birinci sınıflar başta olmak üzere herkes yemekhaneye girer, masasının başında ayakta beklerdi. Dördüncü sınıflar gelmeden kimse oturmazdı. Onlar gelir, ‘Buyurun’ derdi; yemek o zaman başlardı. Yemek bitince herkes yine hazır vaziyette bekler, büyük sınıftan müsaade gelince kalkılırdı. Böyle bir düzen vardı. Abiler kardeşlerini sever, kardeşler de büyüklerine hürmet ederdi.”

DENİZLE HALKI BULUŞTURAN BAYRAMLAR

Küçükşahin Hoca, Kabotaj kutlamalarının yalnızca tören olmadığını, halkla denizi buluşturan bir kültür olduğunu anlatıyor:

“Moda Koyu’nda yarışlar yapılırdı. Filikalar giderdi. Yüzme yarışları olurdu. Halk gelir izlerdi. İnsanlar denizi severdi o günlerde. Denizle aralarına mesafe koymazlardı. Şimdi öyle mi? Değil. Yatçılar yapıyor bazı şeyleri ama halktan kopuk. O ruh kayboldu.”

Deniz kültürünün topluma yayılması gerektiğini her fırsatta dile getiriyor:

“Bir stara ihtiyacımız var dedim hep. İnsanları heyecanlandıracak, denizi sevdirecek bir şeye. Halk alışmamışsa alıştıracaksın. Başka yolu yok. Bir şey kendiliğinden olmuyor. Ben sadece kendi okulumda ders vermedim. Otuz saate yakın dersim olurdu. Kurslara giderdim. Mezunların kurslarında hocalık yaptım. Pırıl pırıl çocuklar yetiştirdik. Termodinamik dersinde öğrenciler korkardı. Ama sonra problemleri çözer, birbirleriyle yarışırlardı. Onlara derdim ki: ‘Bizim sizin gibi amatörlere de ihtiyacımız var.’ Deniz sadece profesyonellerin işi değildir.”

Amatör denizciliğin gelişmesi gerektiğini vurgularken eleştirilerini de saklamıyor:

“Üniversiteler ön lisans açtı, yüzüne gözüne bulaştırdı. Denizcilik öyle kolay iş değildir. Teknik ister, kültür ister. İki kitapla olacak iş değil.”

1949 yılında yatılı sistemin kaldırılmasını büyük bir kırılma noktası olarak gördüğünü söyleyen Küçükşahin Hoca Hoca sözlerine şöyle devam ediyor:

“Yatılı kalkınca okul perişan oldu. İki müdür vardı, biri yatakhaneye bakıyor, biri başka yere. Çocuklar dağıldı. Yüz lira burs verdiler, susturun diye. Ama o birlik bozuldu. O kardeşlik dağıldı. Buna rağmen mezunlarımız birbirine sahip çıkıyor. Bugün mezunlarımız önemli paralar harcıyor okula. Yurt yaptılar, bina yaptılar. Milyonlarca dolar verdiler. Bizim çocuklar hâlâ birbirini tutar. O ruh bitmedi.”

“64 YIL HOCALIK YAPTIM”

Yüzlerce öğrenci yetiştirdiğini söylerken gözleri parlayan Küçükşahin Hoca, hocalık yıllarını anlatırken gururla konuşuyor:

“1951’de mezun oldum. 1983’te emekli oldum ama iki gün sonra yine işe gittim. Hiç bırakmadım. 2023’e kadar çalıştım. 71 yıl mesleğin içindeyim. 64 yıl hocalık yaptım. Yedi farklı okulda ders verdim. Çok az kişiye nasip olur bu. 64 kitabım var basılı. 50 tane de başka çalışmam var. Tavukçuluk kitaplarım bile var. Teknik tarafım ağır bastı hep. Bir ara 40 bin tavukluk çiftlik kurdum. Hayat insana neler yaptırıyor.”

Denizde yaşadığı unutulmaz bir anıyı anlatırken hâlâ heyecanlanıyor:

“İkinci sınıftaydık. Üç çift kürekle Heybeli’den çıktık. Büyükada’ya gittik. Yörük Ali Plajı’nda demirledik. Denize girdik, yemek yedik. Akşam dönerken rüzgâr kesildi. Kürek çeke çeke ellerimiz su topladı. Gece ikiye kadar uğraştık. En sonunda bir vapur geldi, bizi aldı. O gün anladım: Deniz şakaya gelmez.”

Bu anıyı öğrencilerine hep anlattığını söylüyor:

“Onlara dedim ki, sakın benim yaptığım delilikleri yapmayın. Deniz cesaret ister ama akıl daha çok ister.”

“PARA İÇİN DEĞİL, BAYRAK İÇİN”

Söyleşinin sonunda, mesleğe ve hayata dair son sözlerini şöyle toparlıyor:

“Biz bu mesleği severek yaptık. Para için değil, bayrak için yaptık. Denizci olmak sadece gemide çalışmak değildir. Bir duruştur. Bir ahlaktır. Bir kültürdür. Ben ömrüm boyunca buna inandım. Hâlâ da inanıyorum. Kabotaj ise sadece gemi meselesi değildir. Bu, bağımsızlıktır. Denizini bilmeyen millet, yarınını bilmez. Bizim buna sahip çıkmamız lazım. Okullarımıza, bayramlarımıza, çocuklarımıza sahip çıkacağız. Denizci yetiştireceğiz. Başka yolu yok.”

Bugün 90’lı yaşlarının ötesinde hâlâ denizcilik gündemini takip eden Küçükşahin Hoca, kabotajın yalnızca geçmişin hatırası değil, geleceğin teminatı olduğunu hatırlatıyor. Onun yaşamı, Cumhuriyet’in denizlerde kurduğu egemenliğin yaşayan bir tanıklığı olarak, Türkiye’nin denizcilik hafızasında yerini koruyor.

Başmühendis Cumali Seçkin Mengeç’in gözünden hocaların hocası

Başmühendis Cumali Seçkin Mengeç, “hocaların hocası” olarak nitelendirdiği Fahrettin Küçükşahin’i anlatırken söze ilk karşılaşmalarından başlıyor. Yıllar öncesine, 1974’e uzanan bu hatıra, onun meslek hayatında silinmez bir iz bırakmış.

“Fahrettin hocamla ilk karşılaşmamız, Y.D.O.’ya girdiğim 1974 yılında, ilk giriş dersiydi. Bana verdiği ilk izlenim; mesafeli, disiplinli ve işine bağlı bir insan olduğuydu. Kişiliği bunu yansıtıyordu.”

Mengeç’e göre Küçükşahin’i farklı kılan yalnızca bilgisi değil, ders anlatma biçimiydi. Özellikle karatahta hâkimiyeti, bilinçli olarak geliştirdiği bir öğretim disiplininin göstergesiydi:

“Sanırım kendisinin de farkında olduğu ve kendini bu hususta özel olarak yetiştirdiği karatahta hâkimiyetiydi. Renkli tebeşirleri, silgisi ve uzun tahta cetveliyle hayranlık uyandıran çizimler yapar; bir taraftan da konuyu izah ederdi. Elinde bolca bulunan slaytları tepegöze koyarak, geminin ilk parçalarını görsel yönden tanımamıza da büyük katkı sağlamıştır.”

Aradan geçen uzun yılların ardından yolları yeniden kesişir. Okulun 1981 yılında Tuzla Kampüsü’ne taşınmasının ardından, mezuniyetinden yaklaşık 30 yıl sonra Küçükşahin ile tekrar birlikte çalışma imkânı bulur. O dönem hocası, Buhar ve Gaz Türbinleri ile Dizel Motor hesapları derslerini vermektedir.

“Yaklaşık 2019’a kadar hocam okulda Buhar ve Gaz Türbinleri ile Dizel Motor hesapları derslerine giriyordu. Her ne kadar okul gemileri başmühendisi olsam da eski günlerin hatırına hocamla birlikte derslere girdim. Birlikte ders yaptık.”

Mengeç’in ifadelerinde yalnızca bir öğrencinin hocasına duyduğu saygı değil, meslek hayatını şekillendiren bir rehbere duyulan derin minnet de hissediliyor. Onun için Küçükşahin sadece bir akademisyen değil, aynı zamanda karakteriyle örnek bir isim:

“Meslek hayatımda ve sonraki yaşamımda önemli bir yeri olan, mümtaz bir kişilik ve ‘hocaların hocası’ olması hasebiyle bulunmaz ve yeri doldurulamaz bir karakterdir. Hocamın ellerinden öpüyorum. Nice uzun, sağlıklı yaşlar diliyorum.”

Cumali Seçkin Mengeç’in sözleri, bir hocanın yalnızca ders anlatmadığını; aynı zamanda bir meslek ahlakı, bir duruş ve bir karakter mirası bıraktığını da ortaya koyuyor.