Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Nurhan Şan

“KAĞNI DONANMASI’NIN İZİNDE DENİZDEYİZ” “Kuvayı Milliye ruhunu koruyan deniz sevdalısı

“KAĞNI DONANMASI’NIN İZİNDE DENİZDEYİZ”

“Kuvayı Milliye ruhunu koruyan deniz sevdalısı bir aileden geliyoruz. İneboluluyuz. Kurtuluş Savaşımızı kazandıran Kağnı Donanması’nın temelini oluşturan İnebolu kayıklarını izleyerek büyüdüm. Dedem Hüseyin’in, babam Ahmet’in ardından ben de denizci oldum. Benden sonrakilerle beraber tam 5 kuşaktır denizciyiz. Deniz, İnebolu’ya hayat verdi, can verdi. Köylerde ne sanayi vardı ne iş; deniz olmasaydı hepimiz çiftçi olurduk, başka meslek yapamazdık. İyi ki denizci olmuşum. Dedemin Küçükpazar’da kahve ısmarladığı bir evsizin Rus ajanı olduğunu ve yıllar sonra dedemi özgürlüğe kavuşturacak kişi olduğunu düşündükçe, denizin ne büyük bir birleştirici olduğunu daha iyi anlıyorum.”

Karadeniz’den İstanbul Boğazı’na Uzanan Yolculuk

Deniz, kendisine gönül verenleri sıradan bir meslek sahibi yapmaz; onları kendi karakteriyle şekillendirir ve tarihin canlı birer şahidi kılar. İstiklal Harbi’nin lojistik kalbi İnebolu’dan filizlenmiş 150 yıllık köklü bir denizci ailesinin evladı olan Nurhan Kaptan, bu kadim mesleğin yaşayan en asil abidelerinden. Dedesi Hüseyin Kaptan’ın yelkenlisinden, babası Ahmet Kaptan’ın motorlarına, oğlu Hüseyin’in dünya denizlerine açılan tankerlerine ve oradan İstanbul Boğazı’na uzanan bu hikâye, Türk denizcilik tarihinin de kısa bir özeti niteliğinde. “1947 yılında İnebolu’da doğmuşum. ‘Deniz içine doğmuşum’ diyorum kendi kendime. Ailemiz, 1972 yılına kadar 30 tonluk ahşap motorlarıyla İnebolu’dan İstanbul’a meyve ve sebze taşıyarak geçimini sağladı. Ancak 1972 yılının amansız bir ocak fırtınasında motorumuz yarı batık duruma geldi. Tüm sermayemiz tükendi. Ben İstanbul’a gelip denizciliğin başka alanlarında çalışmak istedim. Bu karar ailemizin de kaderini değiştirdi. ‘Baba artık buralarda motorculuk yapmayalım, ben İstanbul’a gidip bir işe gireceğim’ dediğimde hep beraber İstanbul’a taşındık. İstanbul Liman İşletmesi bünyesindeki Kılavuzluk (Pilot) Servisinde römorkör kaptanı olarak uzun yıllar hizmet verdim.”

M/T Nassia Kazası

“13 Mart 1994 gecesi, M/T Nassia isimli petrol tankerinin İstanbul Boğazı’nda çarpışması sonucu her yer alev kırmızısına bürünmüştü. Ben de Rumeli Kavağı’ndaydım. Yanan gemi şehri tehdit ederek içeriye doğru sürüklenmeye başlamıştı. Dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu ve liman yetkilileri, acil müdahale için benim römorkörüme binmişti. Esen güçlü poyrazı ve akıntıyı hesap ederek onlara bir fikir sundum: ‘Bu gemi boğazın içine akmasın, bunu kıç taraftan bir halatla yedekleyip Karadeniz’e doğru çekelim’ dedim. Vali’nin onayı ve personelin canı pahasına gösterdiği cesaretle yanan tankere yanaşıldı. Çelik tellerle bağlanan gemi Kilyos açıklarına çekilerek İstanbul mutlak bir faciadan kurtarıldı.

Tarihin büyük buluşması ve esaretten kurtulan Hüseyin Kaptan

“Dedem Hüseyin Kaptan, 1870 İnebolu doğumludur. Tarih herhalde 1890 veya 1900’lü yıllar olmalı; Eminönü-Küçükpazar’da bir kahvede oturuyormuş. Soğuk bir kış günüymüş ve kahvede denizciler varmış. Üstü başı yırtık, gariban bir adam kahveye girmiş; parası olmadığı için hiçbir şey istememiş. Dedem herkesin içinde bu adama bir kahve ısmarlamış ama fazla konuşmamışlar. Yıllar geçmiş… 1914 yılında I. Dünya Savaşı başlarında dedem Hüseyin Kaptan yine Karadeniz’de yelkenlisiyle yük taşırken bir Rus savaş gemisi tarafından durdurulmuş. Ruslar teknesini batırmış, dedemi ve tüm denizcileri esir almış. 4,5 yıl boyunca Rusya’da; Kırım ve Kafkasya taraflarında tren yolu ve tarlalarda çalıştırılmışlar. Ağır esaret koşulları yaşamış. Çok arkadaşı bu kamplarda ölmüş ama dedem hayata tutunmuş.”

“Beni tanıdın mı?”

“Savaşın sonuna doğru bir Rus subayı dedemin yanına yaklaşmış. Dedeme Türkçe olarak ‘Beni tanıdın mı?’ diye sormuş. Dedem çok korkmuş, kendisini öldürecek sanmış. Rus subay, ‘Ben Küçükpazar’da kahve ısmarladığın o garibanım’ demiş ve dedemi serbest bırakmış. Meğerse o gariban, o yıllarda Rus ajanı olarak İstanbul’daymış ve Türkçeyi çok iyi öğrenmiş. Dedem o gece serbest kalmış, ayağında sadece çarıkla yola çıkmış. Karla kaplı yollarda çarıkla yürümüş; 3 ay süren yolculuğun ardından Türkiye sınırına kadar gelmiş. Sınırda kendilerine sahip çıkan yerel halkın ve Türk ailelerin yardımıyla saklanmış, banyo yapmış ve dinlenmiş. Yolda başka esir Türklerle de tanışmışlar ve 5 kişi olmuşlar. Atlarla sınır karakollarına ulaşıp köylerine, İnebolu’ya varmışlar. Babam Ahmet, babasını geri döndüğünde tanıyamamış… Babam bu hikâyeyi her anlattığında ikimiz de gözyaşlarımızı tutamaz, ağlardık.”

“Gemicinin Pervaneye Doğru İlerlediğini Gördüm, Şoktan Dilim Tutuldu”

“1995 yılının karlı bir ramazan ayında, sabaha karşı bir gemiye kılavuz kaptan vermek için denizdeydik. Bir gemicimiz aniden denize düştü. Adam, yanına yanaştığımız geminin çalışan pervanesine doğru sürükleniyordu; öyle kötü anlardı ki hiç unutamıyorum. Adam paramparça olacaktı. Hızla müdahale edip adamı sağ salim denizden kurtardık. Ancak gemicinin pervaneye kapılma tehlikesinin yarattığı o birkaç saniyelik dehşet nedeniyle şoktan dilim tutuldu. Bu anı ömrüm boyunca unutamadım. Her şeye rağmen ben başka meslek yapamazdım, iyi ki denizci olmuşum.”