Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Mustafa Aydemir

“SU ALTI MİRASIMIZIN DEĞERİNİ BİLMELİYİZ” “Öylesine zengin tarihe sahip bir

“SU ALTI MİRASIMIZIN DEĞERİNİ BİLMELİYİZ”

“Öylesine zengin tarihe sahip bir coğrafyada yaşıyoruz ki… Sualtı arkeolojisi denilen bilimin bu toprakların kıyılarından çıktığın bilmeliyiz. Suyun altında barındırdığımız tarih, medeniyetlerin oluşmasını sağlarken modern insanın zaman tüneline kazınmış. Ülkemizin pek çok kıyısındaki ve sualtındaki tarihi değerlerin keşfine katkı sağlamanın gururunu yaşıyorum. Cumhuriyetimizin denizlerdeki egemenlik iradesinin en somut göstergelerinden biri Kabotaj Kanunu’dur. 100. yılını yaşadığımız bu günlerde Türk denizciliğinin tarihsel kırılma anlarını, karşı karşıya olduğu yapısal sorunları ve geleceğe dair kritik eşikleri de geniş bir bakış açısıyla değerlendirmeli ve önlemler almalıyız”

“Benim Hazinem Altınlar Değil, İnsan Hikâyeleridir”

Denizcilik hafızası yalnızca limanlarda, gemilerde ya da arşivlerde kalmaz. O hafıza bazen denizin dibinde yatan bir batıkta, bazen yosunların arasında unutulmuş bir amforada, bazen su altında kaybolduğu sanılan bir hikâyede saklıdır. O hikâyeleri gün yüzüne çıkaran isimlerden biri de Mustafa Aydemir’dir. Sanat tarihçisi, koleksiyoner, müzeci, su altı araştırmacısı ve dalış eğitmeni kimlikleriyle tanınan Aydemir, yarım asrı aşan dalış hayatında yalnızca batıkları araştırmadı; aynı zamanda Türkiye’nin denizcilik hafızasının korunması için de mücadele verdi. Askerlik görevini yaptığı 1982 yılında uzaydan bile görünen Atatürk portresini Erzincan’daki dağın yamacına arkadaşlarıyla yapan Aydemir’in Cumhuriyet tutkusu deniz coşkusundadır. Onun için deniz, yalnızca bir coğrafya değil; tarih, kültür, bağımsızlık ve insanlık meselesidir. Tutkulu bir sualtı araştırmacısı olan Mustafa Aydemir, Toros Dağları’nın tepelerine gizlenen dağ bataryalarıyla Birinci Dünya Savaşı’nın en güçlü savaş gemilerinin nasıl batırıldığını tarihimize armağan etmiştir. Topçu Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul’un ismini tozlu arşivlerden çekip alarak tarihin kalbine nakşeden Aydemir, bir dalgıcın sadece nefesiyle değil, vicdanıyla da derine inebileceğini kanıtladı.

“Bana göre bizim kıyılarımız dünyanın en çok ve en eski batıklarıyla doludur. Türkiye kıyıları dünyanın en büyük su altı tarih miraslarından birine sahiptir. Yaklaşık 100 bin batık kıyılarımızın derinliklerinde yatıyor. Benim için her batık, paha biçilmez bir hazine ve keşfedilmeyi bekleyen bir bilgi kaynağı. Tartışılmaz olan ise su altı arkeolojisi isimli bilim dalının Anadolu kıyılarında doğduğudur. Dünyanın en eski üç batığı Antalya kıyılarında bulunmuştur. Ayrıca, Göbeklitepe bilinen tarihi beş bin yıl daha geriye çekerek Anadolumuzun kara ve denizcilik tarihini değiştirmiştir. Öte yandan, antik çağlarda en büyük deniz ticaret yolları; Batı Akdeniz, Ege ve Karadeniz kıyılarından geçmiş, böylece antik kentlerimiz gelişmiş, hatta dönemin en büyük deniz savaşları yine bizim kıyılarımızda yapılmıştır. Türkiye’nin su atındaki tarihi paha biçilmezdir”

“Denizi gördüm aşık oldum ve denizden hiç ayrılmadım”

“1953 yılında Antalya Kaleiçi’nde doğdum ve denizci bir kültürle büyüdüm. İlk denizi Antalya kıyılarında gördüm ve bir daha da ekseninden çıkamadım. Doğal bir şekilde Antalya’nın tarihine, doğasına ve en çok ta derinlerindeki tarihine ve suyun altındaki güzelliklerine âşık oldum. Üniversite için İstanbul’a geldiğimde de deniz tutkusu hayatımın merkezinde kalmaya devam etti. 1975 yılında Türk Balıkadamlar Kulübü’ne (TBK) üye oldum. Deniz ve su altı tutkum, Türk Balıkadamlar Kulübü’nde bu sevdalarımı yaşamamı sağladı. TBK’da yıllarca dalış hocalığı yaptım. Dalış okulundan sorumlu teknik komite başkanlığı ve su altı milli takım kaptanlığı görevlerinde bulundum.” “Dalış ve su altı hayatım boyunca pek çok insanla tanıştım. Anadolu kıyılarının ne denli zengin olduğunu, barındırdığı binlerce batık ile su altı arkeolojisi isimli bilim dalının doğmasına fırsat verdiğini gördüm. Pensilvanya Üniversitesi’nden su altı arkeolojisinin kurucu babası Prof. Dr. George Bass ile çalışma fırsatı da buldum. İdealist ve kararlı bir bilim insanı olan George Bass ile Orta Çağ Serçe Limanı Bizans Batığı’nda 1977 yılında çalıştık. O dönem İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuyordum. Bass’ın hem iyi dalan bir dalgıca hem de su altında çizim yapabilecek bir ressama ihtiyacı varmış. Akademide dalan tek kişi bendim. Hemen ekibine katıldım. Marmaris’te başlayan bu süreç, benim hayatımın dönüm noktalarından biri oldu. Beni bizzat George Bass karşıladı. Tekneyle Serçe Limanı’ndaki kazı alanına gittik. Maceram orada başladı. Bizler ondan çok şeyler öğrendik. 1025 yılına tarihlenen batıktan çıkan amforalar ve diğer envanterlerin yanı sıra cam eserlerin her biri paha biçilmez hazineler değerindeydi.”

“Deniz müzesi kazandırmak için amfora topladım”

“Ülkeme bir denizcilik müzesi kazandırmak amacıyla balıkçı ağlarına katılan amforaları 50 yıl boyunca satın aldım. Amforalar barındırdığı tarih ile insanlığa ışık tutar. Yurdumuzun 4 tarafından gelen amforalarla dünyanın en büyük amfora koleksiyonunu oluşturdum. Kendi alanımı ise batık araştırmacılığı ile sınırladım. İki üniversite bitirdim. Mimar Sinan Üniversitesi-Sanat Tarihi ve İstanbul Üniversitesi- Müzecilik ve Müze Yönetimi konularında yüksek ihtisas sahibiyim. Kaptan Cousteau ekibiyle daldım.”

Türkiye’nin denizcilikte daha güçlü olması için yalnızca filo büyütmek yeterli değil; zihniyet dönüşümü gerekiyor. Denizlerde güçlü olmak için farkında olmak gerekir. Yani devlet adamlarının farkındalığı ve yüzlerini denize dönmeleridir. Denizlerin önemini fark edip gereğini yapmalarıdır. Bunun yolu ise denizci bir toplum yaratmaktan geçer.”

“Deniz egemenliği olmadan bağımsız olmaz”

“Bana göre kabotaj yalnızca bir denizcilik düzenlemesi değil; doğrudan bağımsızlık ve egemenlik meselesidir. Bizler gibi üç tarafı denizlerle çevrili bir coğrafyada denizlere hâkim olmadan yaşamak imkânsızdır. Osmanlı’nın son döneminde verilen ayrıcalıklar, denizlerdeki egemenliğimizi zayıflattı. Osmanlı’nın en güçlü dönemi olan 16. yüzyılda Fransa’ya verilen imtiyazlar daha sonra İngiltere başta olmak üzere diğer denizci uluslara da verildi. Bu ufuksuzluk Osmanlı’yı bir sömürge ülkesi hâline getirdi ve sonunu hazırladı. Liman, gemi, ticaret ve deniz egemenliklerini kapsayan bu akıl almaz sömürü düzenini bitiren ise Lozan’da İsmet İnönü aracılığıyla Büyük Atatürk olmuştur. Bunun devamı da Montrö Türk Boğazlar Sözleşmesi’yle gelmiştir.

“Kabotaj bir insan hakkı meselesidir”

“Milletlerin kendi denizlerindeki egemenlik hakkı; o milletlerin ana sütleri kadar, soludukları hava ve içtikleri su kadar helaldir. Bunların herhangi bir nedenle gasp edilmeleri aslında bir insan hakları ihlalidir. Ama maalesef ki günümüzde bile güçlerini sömürgeliklerine borçlu; hukuk, vicdan, kural tanımaz ülkeler de vardır. Ülkemiz tedbir almak zorundadır. Bu da güçlü bir ekonomi, güçlü bir ordu ve donanma ile gerçekleşir. Ayrıca maddi güçlerin yanı sıra milli bir ruh da gerekir. Bu ruh, gerektiğinde Çanakkale’deki gibi gözünü kırpmadan ülkesi adına ölüme koşabilecek nesiller yetiştirmek demektir. Bunun için de öncelikle milli ruhumuzu kemiren bölücü ve gerici sorununu çözmeliyiz. Bugün artık sorun kabotajı yani ülkemizin denizlerdeki egemenlik konularını da aşmıştır. Denizler üzerinden çepeçevre füzelerle kuşatılan kıyılarımızın, denizlerin münhasır ekonomik bölge sınırları içinde kalan denizaltındaki kaynaklarımıza sahip çıkma noktasına kadar taşınmıştır.”

“Denizlerin altında unutulmuş kahramanlar var”

“Ben bir su altı tarih araştırmacısıyım. Batıklarda hem Türk hem de dünya tarihini ilgilendiren konular benim alanıma giriyor. Ayrıca bu batıklarda yitik kalan, acılarla dolu insan hikâyeleri beni çok ilgilendiriyor. Elbette araştırmacı bir dalgıç olarak son 50 yılda birçok batığa daldım. Onların sırlarını araştırdım ama kamuoyu beni en çok “Ben Bir Türk Zabitiyim- Batıktan Çıkan Kahraman Topçu Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul” adlı belgesel kitabımla tanıdı. Benim bu araştırmam, yurt içi ve yurt dışı kaynaklarını taramam ve bunu kitaplaştırma sürecim tam on yılımı aldı. Mustafa Ertuğrul’un dağlara gizlediği top bataryalarıyla Antalya-Kemer açıklarında batırdığı Fransız savaş gemileri Paris II, Alexandra ve Ben My Chree dünya savaş tarihine boyut katacak bir harekâtı xn kanıtıdır. “Ben Bir Türk Zabitiyim” adlı kitapta, bir dağ bataryasından ateşlenen toplarla bir uçak gemisinin nasıl batırıldığını anlatırken aslında Türk askerinin vatan sevgisine tercüman olmaya çalıştım. Dünya harp tarihine geçen “dağ topuyla uçak gemisi batırma” olayı böylece geniş kitleler tarafından duyuldu.”

“Mustafa Ertuğrul’u her fırsatta anlatmalıyız”

“Mustafa Ertuğrul sadece zeki yetenekli bir kahraman değil, bir insan. Denize döktüğü düşman askerleri ölümü beklerken onları denizden kurtaran, yaralarını saran, hastanede tedavilerini yaptıran da muhteşem bir insan. Mesela Paris 2 Kruvazörünü batırdığı gece anılarına yazdığı cümle savaşın ateş ve ölüm kusan en kanlı ortamında bile onun ne kadar insan olduğunun en büyük göstergesi. O cümle de şu: “Zaferden mütevellit neş’emizi, yaralı düşman askerlerinin acılarına hürmeten izhar etmedik.” “Bu kitabın milyonlar basıp okullarda öğrencilere dağıtılması gerekir. Filmleri yapılmalı, Mustafa Ertuğrul’un anıtları dikilmeli. Uzmanlar dünya denizcilik tarihini yaklaşık 5 bin yıl olarak kabul ederler. Buna göre bizim kıyılarımızda en iyimser hesaba göre yılda 20 tekne batsa toplam 100 bin batık yapar. Bunun için Türkiye bir batıklar cenneti veya bir batıklar mezarlığıdır diyebiliriz. Bizlerin kesinlikle bu batıklardan çıkartacağı daha sayısız birçok tarih ve insan hikâyeleri vardır.”

“Denizci bir ulus olmalıyız”

“Denizlerde güçlü olmanın ise temel üç yolu vardır. Bunlardan birincisi farkındalıktır. Yani devlet adamlarının farkındalığı ve yüzlerini denize dönmeleridir. Denizlerin önemini fark edip gereğini yamalarıdır. Bunun yolu ise denizci bir toplum yaratmaktan geçer. Bana göre Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri toplumun denizle bağının kopmasıdır. Kıyı yağmasına son vermek için çocuklarımızı denizle buluşturmalıyız. Denizleri kendi halkına kapatılmış, denizleri plaj adı altında parayla satılan, denizi tanımayan ve onun nimetlerinden yararlanamayan bir milletten denizci bir ulus yaratamazsınız. Çocukların denizle erken yaşta buluşması ve denizcilik kültürünün yaygınlaştırılması gerekir. Ülkenin her yerinde denizcilik müzeleri kurulmalı. Amatör denizcilik teşvik edilmeli. Gençler denize yönlendirilmeli.”

“6 kitapla ülkemin tarihine ışık tutmaya çalıştım”

“Benim kitaplarımın her biri birer belgeseldir. Bu yüzden yıllarımı almıştır. Son kitabım “10 Batık 10 Hikâye” ise her biri film olabilecek hikayeler barındırır. Asıl değerli olan maddi hazineler değil, insan hikâyeleridir. Benim hazinelerim inciler, mercanlar, altınlar değil; bilgiler ve belgelerdir. Gençlere öncelikle hayatlarını idame ettirecek bir meslek sahibi olmalarını öneriyorum. Bunun için çok çalışmalı, çok okumalılar. Meraklı ve azimli olsunlar. Kendilerine güvensinler. Hayallerinin peşinden koşsunlar. Bütün bunları yapan gençlerimiz zaten Mavi Vatan’ın öneminin farkında olacaklardır”

Ali Ethem Keskin’in Bakış Açısıyla Mustafa Aydemir

“Su altı dünyamızı aydınlatan hikayelerin peşinde koşan Mustafa Aydemir ile uzun yıllar önce Türk Balık Adamlar Kulübü’nün Çanakkale’deki batıkları gezisinde tanıştım. Gerçek bir sualtı ve deniz tutkunudur. Amfora konusunda dünyanın en büyük koleksiyoncusudur. Şimdilerde amfora sayısının 1120’ye ulaştığını öğrendim. Antalya Valiliği Antalya İskelesi deniz kıyısında onun koleksiyonu için 1550 metrekarelik bir müze alanı tahsis etmişti. Denizcilik Müzesi adı ile kurulacak bu projenin en kısa zamanda hayata geçmesini bekliyorum. Mustafa Aydemir bana Antalya’da Düzler Çamı mevkiinde pek kimselerin bilmediği Güver Uçurumunu tanıttı. Antalya’nın hemen dibinde böylesine vahşi bir doğa harikası onun sayesinde belgelendi ve Atlas Dergisi’nde yayınlandı. Bir gün görüştüğümüzde bana Burhanettin Onat’ın yazdığı Antalya isimli kitabı uzattı ve kitabın içinde bir paragraf okuttu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Antalya Kaş ve Kemer’de Mustafa Ertuğrul isimli topçu subayının kahramanlıklarından ve kazandığı deniz zaferlerinden söz ediyordu. Ben bu kahramanın batırdığı Paris II savaş gemisine dalmış ve fotoğraflarını çekmiştim. Ancak hiçbir zaman bu gemi kime ait? Kim nasıl batırmış sorgulamamıştım. İşte Mustafa Aydemir bana bunu öğretti. O tarihten sonra daldığım bütün batıkları sorgulamaya ve hikayelerini öğrenmeye çalıştım. Mustafa Aydemir Antalya kitabındaki bir paragraftan yola çıkarak unutulmuş bir kahramanın bütün hikayesini en ince ayrıntısına kadar araştırdı. Mustafa Ertuğrul’un dahiyane bir şekilde batırdığı Alexandria savaş batığını birlikte aradık. Tüm çalışmaları da ‘Ben Bir Türk Zabitiyim’ isimli kitapta topladı. Tüm dünya bu sayede bir çılgın Türk’ün hikayesini öğrenmiş oldu. Ayrıca Erzincan’daki Keş dağına yaptığı eser tartışmasız tarihe geçmiştir. ‘Dağdan Bakan Gözler’ isimli kitabında da bunları anlatmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’e ait dünyanın en büyük portresini askerlik görevi yaptığı 1982 yılında 30 günde 3000 asker ile yaparak ‘Çılgın Bir Türk’ olduğunu kanıtlamıştır. Bu eser, ABD’de deki Smithsonian Müzesi tarafından dünyanın 100 sıra dışı sanat eserlerinden biri kabul edilir. Mütevazi, sevecen ve insana yakın kişiliği O’nu özel kılar.”