Hüseyin Avni San – Denizin hafızasından Kabotaj’ın 100. yılına
Dört kuşak, bir deniz: Hüseyin Kaptan’la Kabotaj’ın yüzyılı
1926 yılında kabul edilen ve 1 Temmuz’da yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu, yalnızca bir hukuki düzenleme değil; Türkiye’nin denizlerdeki egemenliğini, emeğini ve geleceğini kendi ellerine alma iradesinin ilanıdır. Aradan geçen yüz yıl, bu iradenin yalnızca devlet politikalarıyla değil, denizi meslek edinen kuşakların alın teriyle ayakta kaldığını gösterdi.
Bu kitap, Kabotaj Kanunu’nun 100. yılında, Türk denizciliğinin yaşayan hafızasını kayıt altına alma amacıyla hazırlandı. Limanlarda, köprüüstlerinde, makine dairelerinde, fırtınalarda ve sessiz seyirlerde geçen bir ömrün tanıklıkları, bugün hâlâ denizle kurduğumuz bağın ne kadar derin olduğunu hatırlatıyor.
Kaptan Hüseyin Avni San’ın hikâyesi bu bağın somut örneklerinden biri. İnebolu’dan İstanbul’a uzanan, dört kuşağı aşan bir denizcilik geleneğinin içinde büyüyen Hüseyin Kaptan, kabotajın anlamını yalnızca bir yasa maddesi olarak değil; okul sıralarında, güvertede, sancılı geçişlerde ve gemi kokusuna sinmiş bir hayat biçimi olarak deneyimlemiş bir isim.
“Bir gemi Boğaz’dan geçerken hep şunu düşünürdük: Bu gemide ben ne olabilirim?” diye anlatıyor.
Bu soru, aslında kabotajın yüz yıllık hikâyesinin de özeti.
Bu söyleşi, Hüseyin Kaptan’ın kişisel zaman tünelinden yola çıkarak; Türk denizciliğinin dönüşümünü, kabotaj hakkının bugün geldiği noktayı ve bu mesleği geleceğe taşıyacak genç kuşaklara bırakılan mirası birlikte düşünmeye davet ediyor.
“BİZ DENİZCİ BABADAN DENİZCİYİZ”
Hüseyin Kaptan’ın denizle kurduğu ilişki bir meslek tercihiyle değil, çocukluk hafızasıyla başlıyor. Beykoz’da, denize komşu bir hayatın içinde büyüyor; denizcilik onun için sonradan seçilmiş bir yol değil, aileden devralınan bir kader gibi.
“Biz denizci babadan denizciyiz,” diyor.
“Gözümüzü açtığımızda Beykoz Denizcilik Lisesi’ne girmek bizim için bir hedefti. İlkokulda da ortaokulda da hep abilerimizi izlerdik. ‘Bir gün mutlaka bu okula gireceğim’ diye düşünürdüm.”
Ancak bu hedef, ilk denemede gerçekleşmez. Sınavı kazanamaz ve ticaret lisesine yönlendirilir. Tam vazgeçmek üzereyken okulun kapısından bir kez daha girer ve müdürle konuşur. Ek kontenjan ihtimali, onun için yalnızca bir kayıt meselesi değil, hayata tutunma anıdır.
“O gün hiç unutmam,” diye anlatıyor:
“Sınav sonuçları açıklandığında kazanamadığımı gördüm. O gün benim için kolay bir gün değildi. Mecburen ticaret lisesine kaydımı yaptırmak için görüşmelere başladım ama içimde Beykoz’a girme isteği hiç sönmedi. Tekrar okula gittim. Müdür bey ek kontenjandan bahsetti. “Sıralamaya girersen girersin,” dedi. Adımı yazdırdım. Okullar pazartesi açıldı. Çarşambaya kadar kontenjan açıklanmadı. Çarşamba günü açıklandığında ikinci ya da üçüncü sıradan girdiğimi gördüm. İETT otobüsüyle Üsküdar yönüne gidiyordum. Okulun önünde indim, listeye baktım. Kazandığımı gördüm. Otobüs gitti, ben kaldım. Hayatım boyunca unutmadığım bir andır. O an, hayatımın yönü değişti. Okula girdikten sonra büyük bir zevkle okudum. Bizden önce bu okuldan mezun olmuş, çok iyi yerlere gelmiş kaptan abilerimiz vardı. Hep onların hayaliyle yaşadım. “Bir gün ben de olacağım” diye baktım hayata.”
Okula kabul edilmesiyle birlikte deniz, artık hayal olmaktan çıkar; somut bir hedefe dönüşür. Babasının pilot botlarında çalıştığı günler, Sarayburnu’nda geçirilen geceler, mazot kokusuna karışan balık anıları bu hedefi daha da pekiştirir.
“Babam gemiden geldiğinde elbiseleri gemi kokardı. Mazot kokardı. Birkaç gün evin içinde o koku kalırdı,” diyor.
“Ben de küçük olmama rağmen gemisine giderdim. Elimden tutar, götürürdü. Balık tutardık. Lüferleri hiç unutmam.”
Boğaz’dan geçen her gemi, onun için bir soru demektir:
“Bu gemide ben ne olabilirim? Kaç yaşında gemiye çıkarım? Allah bana da bir gün bu gemilerde çalışmayı nasip eder mi?”
Bu sorular, Hüseyin Kaptan’ın kişisel hikâyesini aşarak; kabotajın yüz yıllık anlamına bağlanır. Çünkü bu sorular, ancak kendi denizlerinde, kendi gemilerinde, kendi insanıyla mümkün olabilmiştir.
“DÖRT KUŞAK, BİR DENİZ”
Hüseyin Kaptan’ın denizle kurduğu bağ yalnızca kendi yaşamıyla sınırlı değil; bu bağ, İnebolu’dan İstanbul’a uzanan uzun bir zaman tünelinin devamı. Aile hikâyesi, Karadeniz’in ticaretle, mücadeleyle ve sabırla yoğrulmuş liman kasabalarında başlıyor.
“Biz dördüncü kuşak denizciyiz,” diyor Hüseyin Kaptan.
“Bugün geriye dönüp baktığımızda yüz elli yılı aşan bir denizcilik kültüründen söz edebiliyoruz.”
İnebolu, yalnızca bir doğum yeri değil; Kurtuluş Savaşı’ndan ticaret rotalarına uzanan denizci hafızasının taşıyıcısı. Kayıkçılar, çektirmeler, küçük tonajlı ticaret gemileri… Hepsi bu kültürün sessiz tanıkları.
Aile soy ağacında isimler kuşaklar arasında yer değiştirerek tekrar eder:
Ahmet oğlu Hüseyin, Hüseyin oğlu Ahmet…
Bu döngü, yalnızca isimlerde değil; meslekte, dirençte ve denizle kurulan bağda da sürer.
“Büyük dedemizin ismi Hüseyin Kaptan’dı. Ben de onun ismini taşıyorum,” diye anlatıyor.
“Son iki yüz yıldır isimler adeta yer değiştirerek geliyor.”

“DENİZCİLİK BİZİM HAYATIMIZDI; DENİZ VARKEN DE, YOKKEN DE”
Ailenin denizcilik serüveni, bugünün modern gemilerinden çok uzakta; altmış, yetmiş tonluk çektirmelerle başlar. Bu gemilerde kaptan aynı zamanda tüccardır, işçidir, gemi sahibidir.
“O dönemlerde kaptan her şeydi,” diyor Hüseyin Kaptan: “Geminin malı da onundu, yükü de, sorumluluğu da. Büyükbabam Ahmet San’dı. Eski liman cüzdanlarını incelerdim. Altmış, yetmiş tonluk çektirmelerle ticaret yaparlardı. Karadeniz’in dalgalarını, fırtınalarını anlatırlardı. Yazın meyve sebze taşırlar, İstanbul’da boşaltır, dönüşte bakliyat yükleyip Bartın’a, Amasra’ya, Kurucaşile’ye, İnebolu’ya giderlerdi. O dönemlerde kaptan hem geminin sahibi, hem tüccarıydı. Bir de kumculuk yaparlardı. Büyükçekmece ve Küçükçekmece’den kürekle, çuvallarla kum taşır, yalıların plajlarına boşaltırlardı. Günler süren bir emekti bu. Kışın gemiler karaya çekilir, bahçeyle uğraşırlardı. Denizcilik bizim hayatımızdı; deniz varken de, yokken de.”
Bu kum, gemiye doğrudan yüklenmez. Büyükçekmece ve Küçükçekmece kıyılarında, çuvallarla, küreklerle, insan sırtında taşınır. Küçük sandallardan ana gemiye aktarılır; ambarlar günlerce süren bir emeğin sonunda dolar.
KURTULUŞ SAVAŞI’NA DÜŞEN GÖLGE
Aile anlatılarının en sarsıcı olanı ise Kurtuluş Savaşı yıllarına uzanır. Hüseyin Kaptan’ın büyük dedesi, Osmanlı-Rus Harbi yıllarında ticaret seferlerinden birinden dönerken Rus donanması tarafından durdurulur.
“Ereğli açıklarında gemiyi çeviriyorlar,” diye anlatıyor. “Büyük dedem Hüseyin Kaptan’ın çok ibretlik bir hikâyesi vardır. Osmanlı-Rus Harbi döneminde gemisiyle ticaret yaparken Rus donanması tarafından durdurulup esir alınıyor. Gemisi batırılıyor, Yalta’daki esir kampına götürülüyor. Beş yıl boyunca tren yollarında çalıştırılıyorlar. Köye “öldüler” haberi gidiyor. Beş yıl sonra bir Rus subayı onu tanıyor. Meğer yıllar önce Balat’taki bir kahvede kendisine kahve ısmarladığı ayakkabı boyacısıymış. Bu vesileyle serbest kalıyorlar. Hayat bazen böyle garip bir döngü çiziyor. Denizcilik sadece denizle değil, kaderle de ilgilidir.”
Bu hikâye, Hüseyin Kaptan için yalnızca bir aile anısı değil; denizciliğin vicdanla, insanlıkla ve kaderle kurduğu ilişkinin özetidir.
Kabotaj Kanunu’nun 100. yılı, Türkiye denizciliğinin yalnızca hukuki bir kazanımını değil; kuşaklar boyunca aktarılan bir emeği, bir meslek ahlakını ve denizle kurulan güçlü bağı da hatırlatıyor. Bu kitap, Kabotaj’ın yüz yıllık serüvenini, denizi yaşamının merkezine koymuş isimlerin tanıklıklarıyla kayıt altına almayı amaçlıyor.
Bu tanıklıklardan biri, denizciliği yalnızca bir meslek değil, ailesinden devraldığı bir kültür olarak yaşayan Hüseyin Kaptan’a ait.
“TÜRK DENİZCİLİĞİ KABOTAJ HAKKINI TAŞIYOR”
Hüseyin Kaptan’a göre kabotaj, yalnızca bir hukuki düzenleme değil; denizcilik kültürünün, emeğin ve bağımsızlığın doğrudan karşılığıdır. Kabotaj Kanunu’nun yüzüncü yılı vesilesiyle bu hakkın bugün ne ifade ettiğini şu sözlerle anlatıyor:
“Ben Türkiye’nin kabotaj hakkını kullandığına inanıyorum. Türk denizciliği bu hakkı taşıyor. Bugün kendi gemimizi yapabiliyor, kendi makinelerimizi üretebiliyoruz. İş gücümüz yeterli. Tanker taşımacılığında Karadeniz ve Akdeniz havzasında Türkiye bence bugün bir numara. Eskiden yabancı bayraklı gemilerde çalışırdık, şimdi Türk tersanelerinde yapılmış gemilerle çalışıyoruz. “Türk gemisi” kalitesiyle aranan bir marka haline geldi. Kabotaj olmasaydı biz burada çırak kalırdık. Limanlarımız başkalarının elinde olurdu. Kaynaklarımızı biz kullanamazdık. Okullarımız olmazdı. Denizci yetişmezdi.”
GENÇLERE BIRAKILAN SÖZ
Hüseyin Kaptan için denizcilik, yalnızca bir meslek değil; kuşaktan kuşağa aktarılan bir sorumluluk. Gençlere verdiği mesajın merkezinde ise hedef, sabır ve öğrenme var:
“Öncelikle kendilerine bir hedef koymalılar. Hedefin büyüklüğü küçüklüğü önemli değil ama mutlaka bir hedef olmalı. Hayat insanı yavaş yavaş oraya doğru taşıyor.”
Denizciliğin karakter meselesi olduğuna özellikle vurgu yapıyor:
“Denizci kaptan soğukkanlı olmak zorunda. Yaşanmış insanlardan tecrübeleri dinlemek zorunda. Hayat, dinlediklerinizle yaşadıklarınızı yan yana koyduğunuzda anlam kazanıyor.”
Ve vazgeçmemek konusunda net:
“Asla pes etmemek gerekiyor. Ama mutlaka kendine bir hedef koymak gerekiyor.”
Meslek seçimiyle ilgili gençlere bıraktığı en temel cümle ise adeta bu söyleşinin özeti niteliğinde:
“İnsan neyi en iyi yapabileceğini düşünüyorsa bence onu yapmalı. İlla baba mesleği olmak zorunda değil ama insanın içinden, aklından, hafızasından ne geçiyorsa o mesleğe yönelmeli.”
Denizcilik içinse şu cümleyle noktayı koyuyor:
“Bu işin sonu yok. Elli yaşında da, altmış yaşında da insanın bilgiye ihtiyacı oluyor. Öğrendim, tamam demek yok. Bilgi paylaşıldıkça büyür.”
DUVAR YAZISI: Denizci kaptan soğukkanlı olmak zorunda. Yaşanmış insanlardan tecrübeleri dinlemek zorunda. Hayat, dinlediklerinizle yaşadıklarınızı yan yana koyduğunuzda anlam kazanıyor.

Nadir Özsoy’un gözünden Hüseyin Avni Şan
Türk denizcilik sektöründe köklü aile geleneğini mesleki disiplin ve güçlü bir tecrübeyle sürdüren isimlerden biri olan DENSA Tanker Genel Müdürü Hüseyin Avni Şan onu yakından tanıyanların gözünde yalnızca başarılı bir denizci değil; aynı zamanda denizciliği bir yaşam biçimi olarak benimsemiş bir isim. Uzun yıllardır sektörde birlikte yol yürüdüğü dostlarından biri olan Nadir Özsoy, Şan’ın meslek hayatını ve karakterini kendi bakış açısından anlatıyor.
Özsoy, Hüseyin Avni Şan’ın denizcilikle olan bağının yalnızca mesleki bir tercih değil, kuşaklar boyunca süregelen bir aile geleneği olduğuna dikkat çekerek şunları söylüyor:
“Hüseyin Avni Şan, İnebolu kökenli bir denizci ailenin dördüncü kuşak temsilcisidir. Denizcilik eğitimini Beykoz Denizcilik Lisesi Güverte Bölümü’nde tamamlamış ve 1989 yılında mezun olmuştur. Meslek hayatı boyunca denizciliğin en özel ve yüksek uzmanlık gerektiren alanlarından biri olan kimyasal ve petrol tanker taşımacılığı sektöründe uzun yıllar görev almıştır.”
Şan’ın denizde başlayan kariyerinin zaman içinde sektörde önemli bir tecrübeye ve yönetsel birikime dönüştüğünü ifade eden Özsoy, onun meslek yolculuğunu şu sözlerle anlatıyor:
“Kariyeri süresince gemi kaptanlığı yapmış, tanker işletmeciliği alanında önemli sorumluluklar üstlenmiş ve nihayetinde gemi sahibi olarak Türkiye tanker taşımacılığı sektöründe etkin ve saygın bir konuma ulaşmıştır. Sahip olduğu saha deneyimi, yönetsel birikimi ve sektörel vizyonu ile Türk denizciliğinin gelişimine kayda değer katkılar sağlamıştır.”
“DENİZCİLİK GELENEĞİNİ YENİ NESİLLERE AKTARAN BİR İSİM”
Özsoy, Şan’ın yalnızca ticari faaliyetleriyle değil, sektörel dayanışma ve bilgi paylaşımına verdiği önemle de denizcilik camiasında saygın bir yer edindiğini belirterek sözlerini şöyle tamamlıyor:
“Aynı zamanda çeşitli önde gelen denizcilik sivil toplum kuruluşlarında üstlendiği görevler aracılığıyla bilgi ve tecrübesini genç nesillere aktarmakta; Türk denizciliğinin kurumsal hafızasının güçlenmesine katkıda bulunmaktadır. Hüseyin Avni Şan, mesleki birikimi, liderliği ve denizciliğe adanmış yaşamıyla sektörün saygın isimleri arasında yer almaktadır.”

