Halim Mete: “En büyük servet ‘Halim abi’ diye anılmaktır”
“Deniz benim için tutkudur, hasrettir ve bir sevdadır”
Türkiye’nin denizcilik serüveni, çoğu zaman istatistiklerle, tonajlarla, liman yatırımlarıyla anlatılır. Oysa bu hikâyenin asıl omurgası, sayılara sığmayan bir dünyada, çocuklukta kurulur. Bir düğüm atma biçimi, liman iskelesinde duyulan ilk makine sesi, bir tayfanın gözünde büyüyen kaptanlık hayali ve en önemlisi denizle kurulan kopmaz bağ…
Bu bağın yaşayan tanıklarından biri de Halim Mete’dir. Onun hikâyesi, yalnızca bir armatörün ya da bir denizci iş insanının kariyer öyküsü değildir; aynı zamanda denizin insan karakterini nasıl şekillendirdiğinin, bir hayatı nasıl baştan sona belirlediğinin de anlatısıdır.
Kabotajın 100. yılı vesilesiyle bir araya geldiğimiz Halim Mete, anlatısında yalnızca kendi hayatını değil, Türkiye’nin denizcilik hafızasını da açar. Onun cümlelerinde İyidere’nin kayalıklarından İstanbul limanlarına uzanan bir yolculuk vardır; kum yüklü gemiler, İmralı açıklarında yapılan yüklemeler, Karadeniz’in sert rüzgârları ve deniz ticaretinin içine sinmiş dayanışma kültürü vardır.
“ÖMRÜMÜZ DENİZLERDE GEÇTİ”
Halim Mete’nin çocukluğu, bugünün dünyasından oldukça farklı bir atmosferde şekilleniyor:
“1946 yılında Rize’nin balıkçı kasabası olan İyidere’de doğdum. Anne tarafım Hantallar; çok eski yıllardan beri armatörlük yapan bir aile. O günkü armatörler sadece armatör değildi; aynı zamanda kaptan ve tüccardılar. Samsun’dan yüklediklerini Mısır’a götürür, Rusya’dan alıp Türkiye’ye satarlardı. Böyle bir ailenin çocuğu olarak doğdum.”
Deniz, onun için sonradan öğrenilmiş bir şey değil; doğduğu andan itibaren hayatın merkezinde:
“Ömrümüz denizlerde geçti. Yüzmeyi İyidere’nin kayalıklarından öğrendik. Balıkçılığı orada, dedelerimizden, büyüklerimizden öğrendik. Denizde çalışanlardan Rusça, İngilizce, Rumca ona kadar saymayı öğrendik. Çocukluğum böyle bir ortamda geçti.”
Bu ortam sadece meslek değil, hayata bakışı da şekillendiriyor:
“Televizyonun ve radyonun olmadığı dönemlerde espri yapmayı da oradan öğrendik. Benim anlattığım fıkraların birçoğu yaşanmış anekdotlardır, gerçek hikâyelerdir. Bunları sadece amcalarımızdan, babalarımızdan değil, teyzelerimizden de öğrendik.”

“5 KARDEŞ BİRBİRİMİZE SARILDIK”
Eğitim için İstanbul’a gelişi, hayatının yönünü değiştiren bir adım oluyor:
“O zaman İyidere’de ortaokul yoktu. Ortaokulu Rize’de okudum. Ortaokulu bitirince Pendik Lisesi için İstanbul’a geldim. Babam denizciydi ama denizden çıkıp Kartal’da kuyumculuğa başlamıştı. Liseyi İstanbul’da okudum. Peşinden İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirmek nasip oldu.”
Ancak asıl dönüm noktası, babasının vefatıyla geliyor:
“Babam elli üç yaşında, 1980 yılında vefat etti. Babam vefat edince biz 5 kardeş birbirimize sarıldık. Hem babalık yaptım hem abilik yaptım. En büyük bendim, o zaman henüz 34 yaşındaydım.”
DENİZDEN GELEN TİCARET: “BÜTÜN İŞİMİZ BUYDU”
Hayat, onu tekrar denize bağlı bir ticarete götürüyor:
“Biz denizden, İmralı Adası çevresinden, Karadeniz’den kum ve çakıl yükler, getirip satardık. O zamanlar evlenmek vesaire yoktu; bütün işimiz buydu. Kum deposu dediğimiz şey; deniz kenarında iskelesi olan, gemi geldiğinde boşaltılan kumun depolanıp inşaatlara sevk edildiği yerlerdi. Kardeşler hep bir aradaydık. Zaman zaman deniz dışında ufak tefek işler yaptıysak da ana işimiz hep armatörlük ve denizcilik oldu.”
Mete’nin kariyeri yalnızca ticaretle sınırlı kalmıyor; Türkiye’nin en önemli kurumlarında uzun yıllar görev alıyor:
“Deniz Ticaret Odası’nda yaklaşık kırk yıl görev yaptım. Bunun büyük bölümü başkan vekilliği olarak geçti. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nde 2 bin yılında yönetim kuruluna girdim ve başkan vekili oldum. 18 yıl aralıksız görev yaptım.”
Eğitim alanındaki katkıları da dikkat çekici:
“Türk Deniz Eğitim Vakfı’nı kurduk. Bu vakıfla Piri Reis Üniversitesi’nin kurulmasına katkı sağladık.”

34 YAŞIMDA BAŞKAN OLDUM
Mete’nin sorumluluğu yalnızca iş değil, sektörün kendisi oluyor:
“İktisat fakültesini bitirmiş olmam ve işimde başarılı olmam nedeniyle büyüklerim, babamın dostları beni İstanbul Kumcular Derneği başkanlığına getirdi. 34 yaşımda başkan oldum. Yönetim kurulunda benim yaşımda bir kişi vardı, diğerleri babamın arkadaşlarıydı. Onlar beni yetiştirdi.”
KUVAYI MİLLİYE’NİN DENİZDEKİ GİZLİ HATTI
Ailesinin geçmişi, Türkiye’nin en kritik dönemlerinden birine uzandığını belirten Mete, o anıları şöyle anlatıyor:
“Dedem Kurtuluş Savaşı sırasında silah taşıdıklarını anlatırdı. İngilizler İstanbul’u işgal ettiğinde İzmit Körfezi yolunu kapatmışlar. O zamanlar dedemler 4-5 tonluk yelkenlilerine Ayvansaray’dan tuz yüklerlermiş. İşte o Tuz çuvallarının altına silah saklayarak Anadolu’ya götürürlermiş. Bu Kuvayı Milliye’nin deniz ayağıydı.”
Ve o unutulmaz anı:
“Dedem o zamanları şöyle anlatırdı; ‘Boğazdan çıkarken İngilizlerin görevlendirdiği bir Ermeni bizi kontrol ederdi. Ama aslında kontrol eder gibi yapar, göz yumardı. Biz de Sakarya’dan içeri girer, silahları milis kuvvetlerine teslim ederdik.’”
Savaş bittikten sonra yaşananlar ise Halim Mete’nin dedesinin dünya görüşünü de özetliyor:
“Biz her boğazdan geçişimizde ona uğrar, kumanyasını temin ederdik. Çünkü vatan başka bir şeydir, insanlık başka bir şeydir. Dinine bakılmaz.”
KABOTAJ: “BU BİR EGEMENLİK MESELESİDİR”
Halim Mete’ye göre kabotaj, yalnızca bir denizcilik düzenlemesi değil, doğrudan bir egemenlik meselesidir ve bunu şöyle anlatır:
“Kabotaj dediğimiz şey; kendi limanlarımızda, kendi denizlerimizde, kendi gemilerimizle, kendi insanlarımızla hizmet vermektir. Büyük önder Atatürk, kabotajı ilan ederek aslında çok önemli bir şey yaptı. Bu sadece bir bayram ilan etmek değil; bir egemenlik meselesidir. Denizlerde bağımsızlık demektir.”
Mete, kabotajın ekonomik bir düzenleme gibi görülmesini doğru bulmaz ve bunun çok daha derin bir anlam taşıdığını vurgular:
“Kabotaj Kanunu bizim denizcimiz için, tüccarımız için en önemli kanunlardan biridir. Bu bir güç meselesidir. Güç, denizcilikte bağımsızlıktır. Yurt dışından gelen gemiler bizden yük alabilir, bize yük getirebilir. Ama Türkiye’de bir limandan başka bir limana yük taşıma, dalgıçlık yapma, kurtarma faaliyetleri gibi işler Türk gemileri ve Türk denizcileri tarafından yapılır. Bu işin özü budur. Zaman zaman, ‘gemi yok’ denilerek veya farklı gerekçelerle yabancılara izin verildiğini duyuyoruz. Bu da kabotajın delinmesidir. Buna üzülüyorum.”
“EKONOMİK DEĞİL EGEMENLİK MESELESİ”
Ona göre bu durum sadece sektörel bir açık değil, daha büyük bir sorundur:
“Bu bir ekonomik mesele değil, bir egemenlik meselesidir. Bu yüzden kabotaja sahip çıkmamız gerekiyor. Denizciliğimizin kabotaj kapsamına giren bütün alanlarında, yabancı desteğe ihtiyaç duymadan kendi gücümüzle hizmet verebilir hale gelmeliyiz. Bu noktada hem devletin hem sektörün sorumluluğu var. Siyasilerin destek vermesi gerekir, otoritenin destek vermesi gerekir, aynı zamanda sektörün güçlü şirketleri de bu alanlara yatırım yapmalı. Kabotaj Kanunu 1926’dan 2026’ya geldi, hiçbir zaman önemini yitirmedi, yitirmez de. Bu kanuna sahip çıkmak zorundayız.”

“DENİZ BİR TUTKUDUR, BİR HASRETTİR”
Denizle kurduğu bağı üç cümleyle anlatıyor:
“Deniz benim için bir tutkudur. Deniz bir hasrettir. Deniz bir sevdadır.”
Bu bağ, yalnızca kendisiyle sınırlı değil; aile geleneğinin devamı: “Annemin amcası Hantal Rıza Kaptan Türkiye’nin ilk kaptan ehliyetini alan kişidir.”
“GEMİNİN KAZANDIĞI PARA ÖNCE GEMİNİNDİR”
Halim Mete’nin hayat tecrübesinden süzülen cümleler, uzun bir ömrün içinden gelen sade ama sert bir bilgelik taşıyor. Paraya karşı takındığı tavırda bu bilgeliğin izlerine rastlayabilirsiniz:
“Paranın hiçbir değeri yoktur. Bugün var, yarın yok. Bir anda her şeyinizi kaybedebilirsiniz. Hayatın merkezine konulacak bir değer değil. Para; gelir, gider, kazanılır, kaybedilir… ama insanın geride bıraktığı karakter değişmez. Bu yüzden asıl servet, birikim değil, isimdir. Geminin kazandığı para önce geminindir, senin değildir.”
“EN AZ BEŞ YIL DENİZDE KALIN”
Halim Mete’nin gençlere verdiği mesajlar ise doğrudan ve tavizsiz:
“Gençlere söyleyeceğim en önemli şey şu; eğitimden vazgeçmeyin. Ben ilkokula giderken okulda sobaya atacak odun yoktu, evden sırtımızda odun taşıyarak giderdik. Kurşun kalem küçülür, atamazdık; kamışın içine koyup yazmaya devam ederdik. Oradan, sırtında odun taşıyan bir çocuktan üniversite kurucusu olan bir noktaya gelmek benim için Allah’ın bir lütfudur. O yüzden gençlere hep şunu söylüyorum; Ne yaparsanız yapın, eğitimli olun, eğitimsiz kalmayın. Denizcilik için konuşursak; bu işi yapacaksanız en az beş yıl, mümkünse on yıl denizde kalın. Sabırlı olun, kolay para hayaline kapılmayın. Yalan söylemeyin; çünkü yalan söyleyen insan her şeyi yapar. Yanlış yapabilirsiniz ama yalan söylemeyin. İnsan geçmişini, ailesinin nereden geldiğini unutmamalı. Hepimiz çıplak doğduk, sonradan bir şeylere sahip olduk. En önemlisi de insanlıktır; paradan, makamdan önce insan olabilmektir. Benim en büyük servetim budur.”
“BEN HALİM ABİ OLMAYI SEÇTİM”
Mete’nin hayatını özetleyen cümlelerden belki de en önemlisi insanların Halim Abisi olmak:
“Ya hırsızlık yapıp bir şey olacaktım… ya da Halim abi olacaktım. Ben Halim abi olmayı seçtim. Benim için en büyük servet ‘Halim abi’ unvanıdır. Bu parayla, makamla olacak bir şey değil.”
“EN BÜYÜK SERVET PARA DEĞİL”
Bugün seksen yaşında hâlâ çalışan Halim Mete, geriye dönüp baktığında tek bir cümle kuruyor:
“Göreviniz bittiğinde, paranız bittiğinde insanlar sizi arıyorsa… işte o zaman doğru bir hayat yaşamışsınız demektir.”
Ve belki de bütün röportajın özü şu cümlede saklı:
“En büyük servet para değil, ‘Halim abi’ diye anılmaktır.
Duvar yazısı: En büyük servet para değil, göreviniz bittiğinde, paranız bittiğinde insanlar sizi arıyorsa… işte o zaman doğru bir hayat yaşamışsınız demektir.”
Denizci Tekin Can’ın Bakış Açısıyla Halim Mete
“Türk denizcilik camiasının solmaz çınarı kimdir? diye sorsanız düşünmeden Halim Mete cevabını veririm. Gurur duyduğum Halim Mete, tek başına kitap olacağı için cümlelerle anlatmak benim için zor olacaktır. ‘Güzel Adam’ tabiri çok yakışır O’na çünkü hakikaten güzel adamdır. Aynı nahiyede yani Rize-İyidere’de doğduk, aynı okuldan mezun olduk, aynı yolda yürüdük. Gönül verdiğimiz Beşiktaş’ımızı aynı şekilde sevdik. Derin insandır, tanımak için çaba gerektirir. Konuşmasıyla, ses tonuyla etrafına huzur verir. Bir yanı Hantal, bir yanı Mete ailesine dayanır, Kalkavan Ailesi’yle de yakın akrabadır. Bu da O’na Karadeniz’in genlerinin tümünü eksiksiz yüklemiştir. Atadan, dededen, babadan, doğuştan denizcidir. Dostluğu o kadar değerlidir ki denizcilik camiasında O’nun dostluğunu yakalayan şanslıdır. Atatürk ilkelerinden vazgeçmeyen, doğruya doğru diyebilen cesarettedir. Türk kabotaj hakkının değerini en iyi bilen meslek erbabıdır; kabotaj hattında büyük emekleri ve başarıları olan bir nesli temsil eder. İki ailenin de yaşayan hafızası, denizcilik camiasının deneyim birikimi benim sevgili kardeşim Halim Mete; ömrün uzun olsun, etrafa ışık saçmaya devam et.”
