Arif Ertik: “Kabotaj kâğıt üzerinde değil sahada korunur”
Cumhuriyet’in denizlerdeki bağımsızlık manifestosu olan Kabotaj Kanunu, 100. yılında yalnızca tarihsel bir kazanım olarak değil, sahada korunması gereken bir egemenlik meselesi olarak yeniden tartışılıyor. Bu tartışmanın en sahici tanıklarından biri ise denizin üstünde olduğu kadar altında da yıllarını geçirmiş bir isim: Arif Ertik.
Elektrik mühendisliğinden su altı operasyonlarına, balıkadamlıktan römorkör işletmeciliğine uzanan sıra dışı bir kariyer… Ama daha önemlisi, Türkiye’de kabotajın nasıl ihlal edildiğini, nasıl savunulduğunu ve zaman içinde nasıl zayıflatıldığını birebir yaşamış bir isim.
Ertik, hikâyesini anlatırken yalnızca kendi hayatını değil, Türkiye’de denizciliğin görünmeyen yüzünü de ortaya koyuyor.
“Çocukluğumdan beri su altı ve elektrik beni meşgul etti”
Eğitim hayatının başından itibaren disiplinli bir sistemin içinde olduğunu vurgulan Ertik, çocukluğuna dair şunları söylüyor:
“Çocukluğumdan beri sualtı ve elektrik mühendisliği beni hep meşgul etmiştir. 1975 senesinde Haydarpaşa Teknik Lisesi Elektrik bölümünde parasız yatılı olarak okumaya başladım. 20 kişilik sınıfımız vardı. İçimizden iki kişi İsviçre’ye gönderilecekti ama aslında hepimiz o seviyede eğitim aldık. Nitekim sınıfın tamamı yüksek puanlı üniversiteleri kazandı. Ben de İTÜ Elektrik Fakültesi’ni kazandım.”
Denizle bağının ise planlı değil, tesadüfi bir kırılma olduğunu anlatıyor:
“1978 senesinde Caddebostan Balıkadamlar Kulübü’nün kompresör motorunu çalıştıramadıklarını söylediler. Motoru görünce tanıdım; Schrage Richter motordu. Ders notlarımı açtım, tekrar baktım ve motoru çalıştırdım.”
Bu müdahale hayatının yönünü değiştiriyor:
“Çok memnun kaldılar, beni balıkadam kursuna yazdırdılar. Çubuklu’daki eğitimlerle 167 numaralı sivil balıkadam brövesini aldım. Koşarak, yüzerek, zorlanarak… Ama severek.”
“Türkiye’de ilk üniversite su altı sporlarını başlattık”
Ertik’in denizle ilişkisi kısa sürede bireysel bir ilgiden kolektif bir üretime dönüşüyor:
“İTÜ Spor Kulübü bünyesinde bir hocamızla birlikte Türkiye’nin ilk üniversite sualtı sporları faaliyetini başlattık. O dönem ülke karışıktı ama biz tamamen spora odaklandık. Türk su altı zıpkınla balık avı milli takımına seçildim. Uluslararası yarışmalara katıldık ama derece alamadık. Sonra oturduk düşündük: ‘Neden?’”
Cevap sahada bulunuyor:
“Bizim ülkemizde balık çoktu, 5 metreye dalınca av yapabiliyorduk. Ama Avrupa’da balık yoktu. Daha derine dalmak gerekiyordu. Biz de daha derine dalmaya başladık. Daha uzun süre su altında kalmaya başladık. Antrenmanlarımız çok ağırdı. Otobüste barfiks yapıyorduk, yürürken nefes tutuyorduk.”
O dönemin en çarpıcı anılarından biri ise şöyle:
“Bir gün Bostancı’da tren beklerken nefes tutma antrenmanı yapıyordum. Gözümü açtım, yerdeyim. Bayılmışım. İnsanlar başıma toplanmış. Tren rötar yapmış, ben hâlâ nefes tutuyorum.”

“Denizle başlayan yol, mesleğe dönüştü”
Arif Ertik için deniz, çok erken yaşta bir yaşam biçimine dönüşüyor. Bu dönüşümün en somut adımı ise henüz öğrenciyken aldığı küçük bir tekneyle başlar:
“1977 senesinde 8 metrelik ilk alamatramızı satın almıştım. Dalış yaparak balıkçılık yapıyor, teknenin borcunu ödüyorduk. 5 kişilik mürettebatımın tamamı lise öğrencisiydi. Kaptanımız ileride gemi inşaat mühendisi olacak Numan Bakıryol’du. Ülkemizin karışık olduğu o dönemlerde ailelerimiz denizde olmamıza razıydı. Zaman içinde mürettebatımın tamamı üniversite mezunu oldu.”
Denizde geçirilen zaman, onları sadece hayattan uzaklaştırmaz; aksine hayata daha hızlı hazırlar: “İmralı ya da Podima’ya yaptığımız seferlerde meraklı olduğumuz için geminin her yerinde görev aldık. Makine dairesinden mutfağa, köprüden güverteye kadar… Sadece vinçte çalışmıyorduk. Bu şekilde alaylı denizcilik eğitimlerimizi de aldık.”
Bu “alaylı” öğrenme süreci, Ertik’in ileride kuracağı işlerin temelini oluşturur. Denizle kurduğu bağ artık yalnızca dalış ya da balıkçılıkla sınırlı değildir; profesyonel bir alana evrilir:
“1986 senesinde Fethiye’deki ilk su altı dalış turizmi iznini aldım. Türkiye’deki ikinci turistik dalış okulu idi. 1989’da İTÜ’de bitirme ödevi olarak mini denizaltı yapmaya kalkıştım. Hocalarımız zorla bu fikrimden vazgeçirdiler. Elektrik mühendisliğinin su altı uygulamalarını konu seçmek zorunda kaldım.”
Mesleğiyle tutkusu iç içe geçerken yönü de netleşir: “Mesleğim elektrik mühendisliği, hobim balıkçılık ve su altı işleri olmuştu ama bu durum yakında değişecekti. Suudi Arabistan’da elektrik işleri yaparken Türkiye’deki su altı ekibim ile gemilere, iskelelere, rıhtımlara, tersanelere, termik santrallere sualtı hizmet verir hale geldim.”
“Sektörde yabancılar vardı, biz yoktuk”
2000’li yıllara gelindiğinde karşılaştığı tabloyu net bir şekilde ortaya koyuyor:
“Ülkemizdeki büyük su altı işlerini yabancı firmalar yapıyordu. Ruslar, Norveçliler, Amerikalılar… Biz bu işlere sokulmuyorduk. İstanbul Boğazı Balta Limanı’ndaki su altı borusunda Ruslar, İSKİ Adalar içme suyu boru hattında Norveçliler, Marmara Ereğlisi termik santralini de Amerikalılar yapıyorlardı. Bu işlerde görev almamız imkansızdı Ruslar boru hattını bitirdiler Norveçli balıkadamlar da aynı şekilde boruları döşedikten sonra gittiler.”
Bir kırılma anını şöyle anlatıyor:
“Adalar içme suyu hattında Norveçli firmayla çalışmaya başladık. Sonra Marmara Ereğlisi’ndeki termik santral işine talip olduk. 400 metre uzunluğunda, tamamen karanlık bir borunun içinde el feneriyle çalışıyorduk. 24 saat vardiya yaptık. Ne kadar tecrübeli balıkadam varsa topladık. O işi başarıyla tamamladık. O gün şunu gördüm; Türk denizcileri bu işleri yapabilir.”
“Kabotajın ne olduğunu sahada öğrendim”
“Bu işleri yaparken şunu fark ettim: Türklerin yapabildiği işleri yabancılar yapıyor. O zaman kabotajın ne olduğunu sorgulamaya başladım.”
Arif Ertik için sahada yaşananlar bir noktadan sonra yalnızca iş değil, bir hak mücadelesine dönüşür. Bu farkındalığın nasıl oluştuğunu kendi sözleriyle anlatıyor:
“Türk Kabotaj Kanunu’na göre bu işlerde önceliğin Türk balıkadamlarında olduğunu gördüm. Ama sahada bunun uygulanmadığını da gördüm. Bu gidişe engel olmanın yolunun DTO olduğunu anladım. Sektördeki diğer firmaları organize ettim. 08 nolu Liman ve Sualtı İşleri Meslek Komitesi yöneticilerine gidip biz gençlerin de yönetime alınmasını talep ettik.”
Ancak karşılaştıkları tablo bekledikleri gibi olmaz: “5 meslek üyemiz vardı, 2 meclis üyemiz bulunuyordu ama çoğu armatördü. Talebimize şiddetle karşı çıktılar. ‘Eski köyde yeni adet olmaz’ dediler. O gün isyankâr, asi ilan edildik.”
Bu direnç onları durdurmaz, aksine daha da kararlı hale getirir. Sürecin kırılma noktasını ise şöyle anlatıyor:
“DTO seçimleri öncesinde 20 şirket temsilcisi olarak bir araya geldik ve DTO’ya gittik. Cengiz Kaptanoğlu ile tanıştık, amacımızı anlattık. Bize destek verdi. Cengiz abi bizi korumak için Meslek Komitesi başkanımız oldu. Biz de balıkadamlardan oluşan bir liste hazırladık ve seçime o şekilde girdik. Amacımıza ulaştık. Daha sonra Cengiz abi milletvekili olunca istifa etti ama o noktadan sonra komitemizde tamamen meslek sahipleri görev almaya başladı.”
“Artık her talep otomatik onaylanmıyordu”
Bu değişim yalnızca temsil düzeyinde kalmaz, sahadaki uygulamaları da doğrudan etkiler. Ertik, bu yeni dönemi şöyle anlatıyor:
“Artık ülkemiz denizlerinde çalışmak isteyen yabancı ekipler ve yabancı bayraklı gemilerin kabotaj izinlerini inceleyecek bir ekip kurduk. Gelen tüm talepleri titizlikle değerlendirmeye başladık. Daha önce Bakanlıklar, yabancı ekiplerin ve gemilerin Türk kabotajında çalışabilmesi için DTO’ya uygunluk sorardı ve her defasında olumlu cevap alırlardı. Bizimle birlikte artık bu onaylar kolay alınamaz hale geldi. Her başvuru detaylı incelenmeye başlandı.”
Bu sürecin sektörde yarattığı etkiyi ise tek cümlede özetliyor: “Alışılmış düzen bozuldu.”
“Kabotajın içi boşaldı, caydırıcılık kalmadı”
Arif Ertik, Kabotaj Kanunu’nun zaman içinde geçirdiği dönüşümü oldukça net bir dille anlatıyor:
“Zaman içinde Türk Kabotaj Kanunu’nda yapılan değişikliklerle yasanın içi boşaltıldı, caydırıcılığı kalmadı. Kabotaj cezaları adeta mükafat haline geldi. Amerikan Kabotaj Kanunu Jones Act 1920’de yürürlüğe girdi, değiştirilme taleplerine rağmen hiç değiştirilmedi. Aksine daha ağır maddeler eklendi. Jones Act’ın bizim kabotajımıza göre en önemli farkı, gemilerin de Amerikan tersanelerinde üretilme şartıdır. Hatta yurtdışında büyük tadilat gören Amerikan bayraklı gemiler bile kabotaj hakkını kaybeder.”
“Kabotaj ihlallerini sahada takip ettik”
Ertik, DTO bünyesinde kurdukları komitenin karşılaştığı somut örnekleri de detaylarıyla anlatıyor. Bunlardan biri Orhangazi Köprüsü sürecidir:
“Baracuda isimli 25 metrelik Belçika bayraklı bir römorkör için izin istendi. Çeki gücü 80 BHP olarak belirtilmişti. O yıllarda bu güçte Türk gemisi yoktu ama köprü için de böyle bir güce ihtiyaç olmadığını düşünüyorduk. Baracuda Mısır’da bir limanda duruyordu, çeki gücü belirtilenden çok daha düşüktü. Üstelik Güney Kıbrıs bayrağındaydı ve AHT sistemi her gemiye sonradan eklenebilecek basit bir düzenekti. Bu nedenle talebi reddettik.”
Ancak buna rağmen süreç devam eder: “Gemi Tekirdağ’a geldi ve çalışmaya başladı. Yolda Belçika bayrağına geçmişti. Komitemizin görüşleri Ankara’ya iletilmiyor mu diye araştırdık. Sonunda Türk Loydu’nun ‘mürettebat dili Hollanda’ca olmalı’ gibi gerekçelerle bu süreci açtığını öğrendik. Üsküdar-Kabataş arasında deniz tabanına cam yürüyüş yolu yapılması için sondaj gemileri istendi, mecliste tepki gösterdik ve vazgeçildi.”
Son değerlendirmesi ise oldukça net: “Kabotaj ihlallerinin cezalarını artık liman başkanlıkları değil, valilikler belirliyor ve bu cezalar sembolik rakamlara dönüşmüş durumda.”
“Kabotaj bir egemenlik meselesidir”
Ertik, tüm anlatının ardından mesajını açık bırakmıyor:
“Kabotaj bir ülkenin bağımsızlık sembollerinden biridir. Bu sadece taşımacılık değildir.”
Ve son noktayı koyuyor:
“Kabotaj kâğıt üzerinde korunmaz. Sahada korunur. Eğer sahip çıkmazsanız, o hak zamanla elinizden gider.”
Abbas Kolçalar’ın gözünden Arif Ertik
Denizle iç içe geçen hayatı, farklı alanlara duyduğu bitmeyen merakı ve çalışkanlığıyla tanınan isimlerden biri olan Arif Ertik, onu yakından tanıyan dostlarının gözünde yalnızca bir deniz emekçisi değil; aynı zamanda öğrenmeye ve paylaşmaya tutkuyla bağlı bir karakter. Su altı ve liman inşaatları alanındaki çalışmalarıyla bilinen Abbas Kolçalar, Ertik’i hem mesleki yolculuğu hem de kişiliğiyle anlatıyor.
Kolçalar, dostunun gençlik yıllarından itibaren zorluklarla mücadele ederek bugünlere geldiğini ve denize olan tutkusunun hayatının merkezinde yer aldığını şu sözlerle ifade ediyor:
“Üniversite hayatında her daim çalışmış, dalgıçlık ve balıkçılık yaparak mezun olmuş, yurt dışında ve yurt içinde mesleğini icra etmiş denize aşık bir insandır.”
Arif Ertik’in yalnızca mesleğiyle değil, bitmeyen merakı ve öğrenme isteğiyle de dikkat çeken bir kişilik olduğunu vurgulayan Kolçalar, onu şu sözlerle anlatıyor:
“Her şeyle ilgili meraklı, bilgili ve heyecanlıdır. Sebebi ise çok kitap okumuş olmasıdır. Sektörümüz içinde bu kadar farklı, alakasız konularda dahi araştırma yapmış birisini tanımadım.”
Kolçalar’a göre Ertik’i özel kılan yalnızca bilgi birikimi değil; aynı zamanda paylaşımcı ve mütevazı kişiliği:
“Paylaşmayı bilen, mütevazi; nev’i şahsına münhasır 2 çocuk babası, nadir bulunabilecek bir dosttur.”

