Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Alaattin Yıldırım

Alaattin Yıldırım: “Batı Ege’yi görmek için yaşadım” Cumhuriyet’in denizlerdeki bağımsızlık

Alaattin Yıldırım: “Batı Ege’yi görmek için yaşadım”

Cumhuriyet’in denizlerdeki bağımsızlık iradesinin simgesi olan Kabotaj Bayramı 100. yılına hazırlanıyor. Aradan geçen bir asırda, o hukuki metnin ruhunu yaşatanlar ise denizlerde görev yapan kaptanlar, zabitler, mühendisler, kılavuzlar ve isimsiz emekçiler oldu. Kabotajın 100. yılı için hazırlanan özel çalışmada yer alan isimlerden biri de yarım asrı aşan meslek hayatıyla Türk denizciliğinin gelişim sürecine birebir tanıklık eden Kaptan Alaattin Yıldırım.

Onun hikâyesi, Kabotajın kâğıt üzerindeki bir hak olmaktan çıkıp bir yaşam biçimine dönüşmesinin hikâyesi. Bu hikâyede geçen şu cümleler ise yarım asrı aşan bir deniz serüvenine ve bu serüvenin tüm hallerine tanıklık etmemizi sağlıyor. Alaattin Kaptan’ın 6 Şubat 2008 tarihinde saat 05:30’da kaptanı olduğu gemide çıkan yangında yaşadıkları da işte bu tanıklığın en somut örneklerinden biri. Hiç çekinmeden anlatıyor o günü:

“Tüm sevdiklerim yani 57 senelik hayatım aynen bir filim şeridi gibi tüm çıplaklığı ile gözlerimin önünde… Benim için galiba hayatın sonu… Sevdiklerimi bir daha göremeyeceğim. 3’üncü torunumuzu bekliyoruz henüz doğumuna 4 ay var. İsmini “Batı Ege” koyacaklar. Hele onu hiç görmeyeceğim…Ümidin bittiği, sonun yaklaştığı an, çok soğuk üşüyorum. Birdenbire beynimde bir şimşek; ‘Batı Ege’ olayın olduğu sona yaklaştığım yer, ‘Ege’ denizinin ‘Batı’sı… ‘Batı Ege’ Bu bir tesadüf olamaz… Bu bana Allah’ın verdiği bir işaret. Ve ben bu işareti güce çevirmeliydim. ‘Batı Ege’de ölmemeliydim. ‘Batı Ege’yi mutlaka görmeliydim. Batı Ege denizindeki bu kazadan kurtulmalıydım. Yaşama tekrar asılmam lazım!”

SİVAS’TAN DENİZLERE UZANAN ROTA

1949 yılında Sivas’ta, dört çocuklu bir ailenin ikinci oğlu olarak dünyaya gelen Alaattin Yıldırım’ın denizle kurduğu bağ, İstanbul’a taşındıkları yıllarda filizlenir. Ortaokul ve liseyi Vefa Lisesi’nde okur. 1967’de Yüksek Denizcilik Okulu Güverte Bölümü’ne girer ve 1971’de mezun olur.

Mesleğe adım attığı ilk günleri bugün hâlâ aynı heyecanla anlatıyor:

“1967 senesinde YDO güverte bölümüne girdim ve 1971 senesinde mezun oldum. O zaman Cerrahoğlularına ait ülkemizin tek ve en büyük dökme yük gemisi olan M. Ereğli gemisinde 3. kaptan olarak göreve başladım. Genç bir zabit olarak o geminin köprü üstünde durduğum anı hiç unutmam. Sorumluluk ağırdı ama gurur da büyüktü.”

1972’de evlenir. Hayat arkadaşı Nilüfer Hanım’ı anlatırken denizcilik kültürünün sadece gemilerde değil evlerde de yaşadığını vurguluyor:

“1972 senesinde evlendim. Hayatımın geri kalan sürecini, denizcilik kültürünü ve aile bağlarımızı her zaman benimle birlikte yaşayan, paylaşan, tam bir denizci ve denizci eşi olan sevgili biricik hayat arkadaşım Nilüfer ile omuz omuza sürdürdüm.”

Yaklaşık otuz yıl boyunca Türk bayraklı her tonaj gemide, her sefer bölgesinde görev yapar. 1980’li yıllarda Türkiye’de koster taşımacılığının gelişmeye başladığı dönemde kaptanlık yapar. Ardından konteyner taşımacılığının yükselişine TURKON gemilerinde tanıklık eder. UND Ro-Ro gemilerindeki görevleri ise Türk denizciliğinin uluslararası arenadaki büyüme sürecine eşlik eder.

“Özellikle 1980’li yıllarda ülkemizde koster taşımacılığının ilk gelişmeye başladığı dönemde kosterlerde kaptanlık yaptım. O yıllar, Türk denizciliğinin kendi ayakları üzerinde durmaya başladığı, limanlarımız arasında yük ve yolcu taşımacılığının hızla arttığı yıllardı. Daha sonra konteyner taşımacılığı gelişti, TURKON gemilerinde görev aldım. Ardından UND Ro-Ro gemilerinde kaptanlık yaptım. Türk denizciliğinin uluslararası arenada büyümesine birebir tanıklık ettim.”

Bu tanıklık, Kabotaj Kanunu’nun sahadaki karşılığıydı.

“KABOTAJ, BAĞIMSIZLIĞIN DENİZLERDEKİ İLANIDIR”

Kabotajın 100. yılına girerken Yıldırım, bu yasanın anlamını şu sözlerle özetliyor:

“1 Temmuz 1926’da yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu, Türk denizciliği için bir bağımsızlık ilanıdır. Lozan Antlaşması ile kapitülasyonların kaldırılmasının ardından, Türk bayraklı gemilerin kendi limanlarımız arasında yolcu ve yük taşıma hakkı güvence altına alınmıştır. Bu kanun, yabancıların iç sularda taşımacılık yapmasının sona ermesiyle Türk denizciliğinin gelişmesine zemin hazırlamıştır.”

Ona göre Kabotaj yalnızca ekonomik bir düzenleme değildir:

“Benim kaptanlık yıllarımda hem Kabotaj Kanunu’nun etkilerini hem de Montrö’nün sağladığı düzenin ne kadar önemli olduğunu somut olarak gözlemledim. Türk limanları arasında yapılan taşımacılık, yerli denizcilerin yetişmesine, gemi işletmeciliğinin gelişmesine ve denizcilik kültürünün kökleşmesine katkı sağladı. Kabotaj sadece ekonomik bir kazanım değil, Türk denizcisinin kendi denizlerinde söz sahibi olmasının gururudur.”

1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin önemini de vurguluyor:

“Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’ye İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerinde tam kontrol yetkisi vermiştir. Bu sözleşme hem ulusal güvenlik hem de ekonomik açıdan stratejik bir kazanımdır. Türk denizcisinin boğazlarda kendi ülkesinin egemenliği altında seyretmesi hem güvenlik hem de onur açısından büyük anlam taşır.”

6 ŞUBAT 2008: 18 METREDEN HAYATA ATLAMAK

Ancak Alaattin Yıldırım’ın hikâyesini sadece başarılar üzerinden okumak eksik olur.

6 Şubat 2008 sabahı, saat 05.30. Kaptanı olduğu UND Adriyatik Ro-Ro gemisinde söndürülmesi imkânsız büyüklükte bir yangın çıkar.

Yaşadıklarını anlatırken cümleleriyle bizleri de o ana götürüyor:

“6 Şubat 2008 sabahı gemide meydana gelen çok büyük bir yangın vardı. Yaşam mahallini ve gemiyi terk etmek mecburiyetindeyiz. Ellerimde, ayaklarımda yanıklar ve kırıklar oluşmuştu. Ama o an hiçbirini hissetmiyordum. Tek düşündüğüm tüm personelin sağ salim kurtulmasıydı. Personelin çoğu can filikasına bindirilerek gemiden uzaklaştırıldı. Çok şükür hepsi sağ kurtuldu. Yanımda kalan birkaç personelle tek ve son çaremiz denize atlamaktı.”

Yaklaşık 18 metre yükseklikten, buz gibi karanlık sulara atlar:

“Yükseklik yaklaşık 18 metreydi. Başka çare yoktu. Atladım. Su karanlık ve buz gibi soğuktu. Suya ilk girdiğim andan yüzeye çıkışım 15-20 saniye sürdü ama benim için adeta bir ömür gibiydi. O birkaç saniyede 57 senelik hayatım, tüm tanıdıklarım, tüm sevdiklerim gözlerimin önünden geçti. Galiba hayatın sonu dedim. Sevdiklerimi bir daha göremeyeceğim.”

Henüz doğmamış torununu hatırlar. Dört ay sonra dünyaya gelecek, adını “Batı Ege” koyacaklardır.

“Birdenbire beynimde bir şimşek çaktı. ‘Batı Ege.’ Olayın olduğu yer Ege Denizi’nin batısıydı. Bu bir tesadüf olamazdı. Bu bana Allah’ın verdiği bir işaretti. Batı Ege’de ölmemeliydim. Batı Ege’yi mutlaka görmeliydim. Yaşama tekrar asılmam lazımdı.”

Yaklaşık bir buçuk saat süren deniz mücadelesinin ardından bir Yunan gemisinin filikası tarafından kurtarılır.

“Filikada battaniyeye sarılmış yarı baygın titriyordum ama mutluydum. Tüm personel kurtulmuştu. Can kaybı yoktu. Hayatta kalmayı başardım. Batı Ege’yi görecektim.”

Ve gördü.

Bugün Batı Ege 16 yaşında, Türkiye’yi yurt dışında başarıyla temsil eden, uluslararası yarışlarda İstiklal Marşı’nı dört kez çaldırmış bir milli sporcu.

“Batı Ege’yi görebileceğime inanmıştım ve gördüm de. O benim üçüncü ve en küçük torunum. Benim bu yazıyı yazabilme nedenim.”

DENİZCİLİK BİR KÜLTÜRDÜR

Yangın sonrası uzun ve zorlu bir tedavi sürecinin ardından aktif kaptanlığı bırakmak zorunda kalır. Ancak denizcilikten kopmaz. Türkiye Denizcilik Federasyonu’nun 2., 3. ve 4. dönemlerinde yönetim kurulu üyeliği ve başkan yardımcılığı görevlerinde bulunur.

“Denizcilik sadece bir meslek değil, bir kültürdür. Benim hayatımda hem ekmek kapısı hem yaşam biçimi oldu. Kabotajın ruhunu yaşatmak için federasyonda görev aldım. Çünkü denizcilik kültürümüzü yaşatmak ve geliştirmek hepimizin görevidir.”

Bugün üç çocuğu da denizcilik sektöründe çalışıyor. Aile içinde denizcilik geleneği sürüyor.

“Geçmişte camiamızda çocuklarım ‘Alaattin Kaptan’ın çocukları’ olarak tanınırdı. Bugün ben Baybora Kaptan’ın, Dartanyan Burak’ın ve Şebnem’in babası Beybaba Alaattin olarak anılıyorum. Denizcilik kültürünü ailemde yaşatmanın gururunu taşıyorum.”

EGEMENLİK HAKLARINI KORUMAK İÇİN DAHA GÜÇLÜ ADIMLAR ATMALIYIZ”

Kabotajın 100. yılında Yıldırım’ın mesajı net: Hak kazanıldı, ama güçlendirilmesi gerekiyor.

“Kabotaj hakkı hâlâ stratejik bir kazanım olarak duruyor. Ancak yabancı bayraklı gemilerin yasa dışı faaliyetleri, yerli filonun güçlendirilmesi ihtiyacı, liman altyapısındaki eksiklikler ve insan kaynağı sorunları bu hakkın tam anlamıyla kullanılmasının önünde engel oluşturuyor. Montrö ve Kabotaj Kanunu’nun sağladığı egemenlik haklarını korumak için daha güçlü adımlar atmalıyız.”

Çözüm için eğitimi, teknolojiyi ve sürdürülebilirliği işaret ediyor:

“Denizcilik fakültelerinde uygulamalı eğitim artırılmalı. Okul gemileri öğrencilerin kullanımına sunulmalı. Genç denizciler yabancı dil, teknoloji ve uluslararası kurallarda donanımlı yetiştirilmeli. Limanlarda dijital altyapı ve akıllı liman uygulamaları yaygınlaştırılmalı. Düşük emisyonlu yakıtlar ve enerji verimli sistemler kullanılmalı. Kabotaj taşımacılığı yapan gemilere teşvikler sağlanmalı. Türk denizciliği dünya ticaretinde güçlü bir aktör olmalı.”

Ve son sözünü bir miras bilinciyle tamamlıyor:

“Gelecek nesillere bırakacağımız en değerli miras, denizlerde bağımsızlık ve egemenlik bilincidir. Atatürk’ün Kabotaj Kanunu ile hedeflediği milli denizcilik kültürünü eğitim, teknoloji ve güçlü bir sektör vizyonuyla ileriye taşımalıyız.”

Kabotajın 100. yılına girerken Alaattin Yıldırım’ın hayat hikâyesi, bir kaptanın anılarından ibaret değil. Bu hikâye, Cumhuriyet’in denizlerdeki egemenliğinin insan hayatlarında nasıl karşılık bulduğunu gösteren canlı bir tanıklık.

Bir yanda 1926’nın iradesi, diğer yanda 2008’de 18 metreden hayata atlayan bir kaptanın kararlılığı…

Ve o kararlılığın adı: Denizde bağımsızlık. Hayatta umut.

Dr. Kapt. Arife Tuğsan İşiaçık Çolak’ın gözünden Alaattı̇n Yıldırım

Alaattin Yıldırım, Türk denizcilik sektöründe uzun yıllar süren tecrübesi ve sektöre kazandırdığı değerlerle tanınan bir kaptandır. Ancak yalnızca mesleki başarılarıyla değil, aynı zamanda karakteri, liderliği ve denizcilik dünyasında bıraktığı kalıcı izlerle de hatırlanır. Onu yakından tanıyanlardan Dr. Kapt. Arife Tuğsan İşiaçık Çolak, Alaattin Yıldırım’ı denizcilik dünyasında kuşaklar arası bilgi ve deneyim aktarımında ender rastlanan bir rehber olarak tanımlar.

Çolak, Alaattin Yıldırım ile tanışma hikâyesini ve aralarındaki bağın nasıl geliştiğini şu sözlerle aktarıyor:

“2004 yılında deniz hayatına ilk adım attığımda, ilk gemimde çok tecrübeli Uzakyol Gemi Kaptanı, Süvari Beyim Alaattin Yıldırım ile çalışma fırsatı buldum. O dönem, denizciliğe yeni başlamış genç bir zabit olarak yalnızca mesleki bilgiye değil; aynı zamanda doğru yönlendirmeye, güvene ve insani desteğe de ihtiyaç duyuyordum. Süvari Beyim, tam da bu noktada bana gerçek anlamda bir ‘beybabalık’ yapmış; kendisi ve kıymetli eşi Nilüfer Yıldırım Hanımefendi ile birlikte çok güçlü bir mentorluk ve yol arkadaşlığı sunmuşlardır.”

“BOĞAZ VARDİYALARINDAN YÖNETİM KURULUNA KADAR BİR REHBER”

Çolak’a göre Alaattin Yıldırım, yalnızca bir denizcilik profesyoneli değil; aynı zamanda sektörde kuşaklar arası bilgi ve deneyim aktarımının canlı bir örneğidir:

“Deniz görevlerimin ardından karada aktif çalışma hayatıma geçtiğimde de Beybaba’nın desteği kesintisiz biçimde devam etti. Beni Türk Uzakyol Gemi Kaptanları Derneği’ne takdim ederek referans oldu, ardından Dernek Yönetim Kurulu’nda görev almama vesile oldu. Bu görev, benim için ayrıca anlamlıydı; zira Türk Uzakyol Gemi Kaptanları Derneği Yönetim Kurulu’nda görev alan ilk kadın Uzakyol Gemi Kaptanı olma sorumluluğunu ve onurunu bu süreçte taşıdım.”

Çolak, Yıldırım’ın tavsiyesiyle Türkiye Denizcilik Federasyonu Yönetim Kurulu’na dahil olmasının kariyerindeki önemini de vurguluyor:

“Beybaba’nın yönlendirmesiyle Türkiye Denizcilik Federasyonu Yönetim Kurulu’na dâhil oldum ve kendisiyle birlikte üç dönem boyunca yönetim kurulunda görev alma onurunu yaşadım. Federasyon Yönetim Kurulu’nda görev alan ilk kadın Uzakyol Gemi Kaptanı olmak, hem benim için büyük bir onur hem de mesleğimizde temsiliyet açısından önemli bir dönüm noktası oldu.”

Çolak, Yıldırım ile birlikte çalışmış olmanın kendisi için ne kadar değerli olduğunu şöyle dile getiriyor:

“Kendisiyle çalışmış olmaktan her zaman mutluluk ve onur duydum. Özellikle Boğaz geçişlerinde birlikte tuttuğumuz vardiyalar, mesleki disiplinin, tecrübenin ve güvenin ne anlama geldiğini bana en güçlü şekilde hissettiren anılarım arasında yer almaktadır. Beybaba’nın rehberliği, yalnızca benim için değil; denizciliğin mesleki kültürü ve kuşaklar arası aktarımı açısından da son derece kıymetli bir örnektir.”