Denizi sadece bir ulaşım yolu, gemileri sadece birer ticari yük taşıyıcısı olarak gören o rasyonel, kâr odaklı bakış açısını temelinden sarsan; Türk milletine denizlerin romantizmini, okyanusların çağrısını ve rüzgârın o hürriyet dolu şarkısını öğreten o eşsiz deniz sevdalısı, rüzgârın gerçek efendisidir Sadun Boro. “Kısmet” adını verdiği o 10.5 metrelik narin ve ahşap yelkenlisiyle, devasa şileplerin bile çekindiği o amansız dünya okyanuslarına açılıp, Türk bayrağını dünyanın çevresinde dolaştıran ilk ve efsanevi Türk denizcimizdir.
O, omuzlarında amirallik sırmaları veya uzakyol kaptanlığı apoletleri taşımadan, sadece pusulasına, rüzgârına, sevgili eşi Oda’ya ve sadık kedisi Miço’ya güvenerek, yelken basıp ufkun ötesine geçen muazzam bir cesaret abidesidir. Sadun Boro’nun o tarihi dünya turu, sadece üç yıllık bir deniz seyahati değil; yüzyıllardır yüzünü toprağa dönmüş, denizlere sırtını çevirmiş bir milleti yeniden okyanuslarla barıştıran, sivil amatör denizciliğimizin en büyük, en aydınlık şafak vaktidir.
1965 yılında İstanbul’dan demir aldığında, okyanus aşırı yelkenli seyahatleri Türkiye için adeta bir masal, ulaşılmaz bir efsane gibiydi. O, Atlantik’in fırtınalarıyla, Pasifik’in o sonsuz yalnızlığıyla ve Hint Okyanusu’nun hırçın dalgalarıyla boğuşurken; arkasında bıraktığı koca bir ulus, radyoların başında nefesini tutarak “Kısmet”in serüvenini takip etti, onun gönderdiği her mektupla dünyayı yeniden keşfetti. “Pupa Yelken” adlı efsanevi eseriyle okyanusların tüm güzelliklerini, acımasızlığını ve yerel kültürlerin gizemini Türk insanının salonlarına kadar taşıdı.
Ancak Sadun Boro’nun Türk denizciliğine asıl büyük mirası, dünya turundan döndükten sonra Ege ve Akdeniz kıyılarımızın o el değmemiş, cennet koylarının korunması için açtığı amansız çevre savaşıdır. Göcek, Gökova ve Hisarönü körfezlerinin betonlaşmasına, kirlenmesine gövdesini siper eden, o çam ağaçlarının yeşilinin denizin mavisine küsmemesi için ömrünün sonuna kadar çabalayan eşsiz bir çevre kahramanıydı. O, suları sadece aşmakla kalmadı, onları korumayı da bir namus borcu bildi.
Bugün Türk sularında binlerce amatör denizci, bembeyaz yelkenlerini fora edip engin maviliklere doğru hür bir şekilde yelken açıyorsa; Gökova’nın o efsanevi koylarında çamların kokusu hâlâ denize karışıyorsa, bu muazzam kültürün tek bir fikir babası vardır: Sadun Boro.
Kabotaj Kanunu’nun denizlerimizde sağladığı hürriyeti ticari suların ötesine taşıyarak, onu insanın doğayla olan o büyük barışına dönüştürmüştür. Vefatının ardından Okluk Koyu’ndaki o deniz kızı heykeliyle selamladığı mavi sular, bugün bile “Kısmet”in o asil rüzgârını fısıldamaktadır.
Sadece Türk yelkenciliğinin değil, denizi bir yaşama biçimi olarak seçen herkesin ebedi pusulası olan Sadun Boro; arkasında bıraktığı o tertemiz dümen suyuyla, rüzgâr var oldukça deniz sevdalılarının ufkunda ebediyen pupa yelken seyretmeye devam edecektir. Pruvan hep açık, rüzgârın daima kolayına olsun büyük usta…
