Denizcilik tarihinin ve Boğaziçi’nin o zarif vapur medeniyetinin kâğıt üzerindeki en büyük, en sadık süvarisidir. O, İstanbul’un denizle kurduğu o köklü bağın izini süren, şehrin mavi sularında iz bırakan her teknenin, her çarklı vapurun hikâyesini sabırla bir iğne oyası gibi işleyen müstesna bir tarihçidir. Kabotaj ruhunun denizlerimizde ilan ettiği o büyük bağımsızlığın, sivil denizciliğimizin sularında nasıl zarif bir kültüre dönüştüğünü en duru haliyle onun satırlarında buluruz. Gemi sacları paslanıp o narin Şirket-i Hayriye ve Seyr-i Sefain vapurları birer birer tarih sahnesinden çekilirken, hüzünlü birer demir yığını olarak sökülmeye gönderilirken; o, bu acımasız unutuluşa ve kültürel erozyona kalemiyle isyan etmiş, gemilerin ruhunu sayfalarında sonsuzluğa demirlemiştir.
Eser Tütel’in denize ve gemilere bakışı, sadece teknik bir denizcilik tarihi kaydından ibaret değildi; o, gemileri çelikten, ahşaptan ve buhardan ibaret cansız nesneler olarak görmeyi reddetti. Onun kaleminde Kalender, Tarzınevin, Halas, Kocataş ya da Sarıyer vapuru sadece iki yakayı birleştiren sıradan birer ulaşım aracı değil; İstanbul’un neşesini, hüznünü, bayram sabahlarını ve kış fırtınalarını taşıyan yüzen anıtlardı. Haliç’in o eski puslu sabahlarından Boğaziçi’nin erguvan kokulu kıyılarına kadar, sefer yapan her bir vapurun makine sicilini, sefer tarifelerini, hatta bilet koçanlarını bile bir arkeolog titizliğiyle gün yüzüne çıkardı. Arşivlerin tozlu raflarında, sararmış eski İstanbul haritaları ve yolcu nizamnameleri arasında geçen koca bir ömür, onun muazzam eserlerinde can bularak okuru adeta büyüleyici bir zaman yolculuğuna çıkarmıştır. “Boğaziçi Vapurları”, “Şirket-i Hayriye” ve “Seyr-i Sefain” üzerine yazdığı o başucu eserleri, sadece denizcilik meraklıları için değil, şehir tarihçileri için de yeri doldurulamaz birer milli hazinedir.
O, lodosla karışık sert Boğaz rüzgârını, yandan çarklıların genzi yakan kömür dumanını, iskelelere yanaşırken atılan o kalın palamarların gıcırtısını ve o ince, karakteristik düdük seslerini kelimeleriyle ölümsüzleştirmiştir. Teknik tarihi; sosyoloji, şehir anıları ve saf edebiyatla kusursuzca harmanlamayı başarmıştır. İstanbul halkının vapurlarla kurduğu o duygusal bağı, kaptan köşkündeki süvarilerin o vakur duruşunu, iskele memurlarının telaşını yazarken aslında koskoca bir imparatorluktan genç Cumhuriyet’e geçişin denizdeki sosyal haritasını çizmiştir.
Onun satırları arasında dolaşırken, eski Galata Köprüsü’nün o canlı curcunasını duyar, Karaköy rıhtımından kalkan bir vapurun güvertesinde martılara simit atan eski İstanbulluların yanına oturursunuz. Denizi ve vapurları bu kadar insani, bu kadar edebi bir dille anlatabilmek, ancak sulara ve şehrine sırılsıklam aşık bir yazarın harcı olabilirdi.
Eğer onun bu bitmek bilmeyen araştırma inadı, o naif edebi üslubu ve geçmişe duyduğu o büyük vefa duygusu olmasaydı, bugün İstanbul’un o muhteşem deniz kültürü yetim, ahşap iskelelerin dili tutulmuş, şanlı vapur tarihimiz ise tamamen karanlıkta kalmış olurdu. Vapurlar sadece suları yarmakla kalmaz, aynı zamanda bir şehrin hafızasını da taşıyarak kuşakları birbirine bağlarlar; Eser Tütel ise o hafızayı dalgaların acımasız insafına bırakmayıp kâğıdın sarsılmaz limanına bağlayan eşsiz bir kılavuz kaptandır.
Yazdığı onlarca kitap ve geride bıraktığı o eşsiz belge arşiviyle Eser Tütel; unutulmaya, üzerine beton dökülmeye yüz tutan deniz geçmişimizi geleceğe bağlayan o zarif, efsanevi ve asil hafıza bekçisidir. Denizlerimizde vapurlar düdük çaldıkça, onun kelimeleri rüzgâra karışıp Boğaziçi’nin sularında ebediyen yankılanmaya devam edecektir.
