Türk gemi sanayisinin o makus talihini kırmak, yabancı tekellerinden tamamen kurtulup kendi ağır deniz sanayimizi kurmak için ömrünü, aklını ve yüreğini Pendik Tersanesi davasına adamış büyük bir sanayi neferidir Yüksek Mühendis Ali Can. O, bağımsızlık ülküsünü sadece kâğıt üzerindeki yasalarda bırakmamış; bu büyük vizyonu çelikle, kaynakla, perçin sesleriyle ve bitmek bilmeyen bir alın teriyle ete kemiğe büründürmüştür.
Kabotaj hakkının denizlerimizde estirdiği o hürriyet ve millileşme rüzgârının, karada devasa vinçler, kuru havuzlar ve kızaklarla karşılık bulması gerektiğine inanan emsalsiz bir mühendislik dehasıdır. “Tersane sadece sacların kaynatıldığı, gemilerin suya indirildiği sıradan bir imalathane değil; bir ülkenin ekonomik bağımsızlık kalesi ve okyanuslara uzanan sarsılmaz iradesidir” inancıyla, karşısına çıkan tüm engellere göğüs germiştir.
Türkiye’nin kendi gemisini kendi tezgâhında yapabilme kudretine ulaşması, Ali Can’ın o bitmek bilmez inatçı mücadelesiyle doğrudan bağlantılıdır. Özellikle Pendik Tersanesi’nin o sancılı kuruluş ve yatırım yılları sırasında; ufku dar siyasi çekişmelerin, bürokratik çelmelerin ve yabancı lobilere boyun eğen zihniyetlerin karşısında adeta tek başına, aşılmaz bir dalgakıran gibi dimdik durmuştur.
Onun vizyonunda Türkiye, sadece başkalarının ürettiği eski gemileri satın alıp işleten bir ülke olamazdı; kendi mühendisinin çizdiği, kendi işçisinin kaynattığı, yerli çelikten omurgalara sahip devasa şilepler inşa etmeliydi. Bu uğurda, masa başında konforlu bir mühendislik yapmak yerine; çekiç sesleri arasında, toz, pas ve makine yağları içinde, sahada bizzat işçisiyle ve ustasıyla omuz omuza o büyük yerli üretim savaşını vermiştir.
Pendik Tersanesi davası, onun için basit bir kariyer hedefi veya yöneticilik serüveni değil, kutsal bir memleket meselesiydi. Yabancı tezgâhlara olan onur kırıcı bağımlılığı kırmak adına verdiği bu muazzam mücadelede, yeri geldiğinde aşılamayan ödeneksizliklerle boğuştu, yeri geldiğinde ise tersanenin kapısına kilit vurulmak istendiğinde gövdesini ve kariyerini o kapıya siper etti. Onun bu çelikten iradesi olmasaydı, Türk sivil gemi inşa sanayisi kendi ağır sanayi hamlesini zamanında gerçekleştiremez, dışa bağımlılığın o ağır ve paslı zincirlerini kıramazdı. Yüksek Mühendis Ali Can, bir geminin sadece suyun kaldırma kuvvetiyle değil; bir milletin inancıyla, mühendisinin pratik zekâsıyla ve devletin kararlılığıyla yüzebileceğini herkese kanıtlamıştır.
Bugün çağdaş teknolojiyle donatılmış modern tersanelerimiz dünya denizlerine ileri teknoloji ürünü devasa gemiler ihraç ediyorsa, sivil ve askeri bahriyemiz kendi gemilerini yerli tezgâhlarda inşa etme kudretine erişmişse, bu büyük gurur tablosunun temel harcında Yüksek Mühendis Ali Can’ın o karanlık günlerde döktüğü alın teri ve akıttığı gözyaşı vardır.
“Kendi gemisini yapamayan milletler, başkalarının rotasında seyretmeye mahkumdur” gerçeğini iliklerine kadar hisseden bu eşsiz memleket sevdalısı, denizcilik tarihimizin unutulmayanlar sayfasına ismini sadece mürekkeple değil, sarsılmaz gemi omurgalarına çelikten harflerle kazımış dev bir ulu çınardır. Türk bahriyesinin ve sivil gemi sanayimizin rotası, onun yaktığı o bağımsız yerli üretim ateşiyle yüzyıllar boyunca aydınlanmaya devam edecektir.
